13.1 C
Münih
Ana Sayfa Blog

AŞK: BİLİNMEYEN BİR KADININ MEKTUBU

0
Okuma Süresi: 3 Dakika

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu/Stefan Zweig

Aşk nedir? Bir hayatı bir zarfa sığdırmış, sevdiği adamı ruhunda yaşatmış ve gün geçtikçe beslemiş bir kadının hikayesi bu. Görmeden aşık olan kaç insan vardır acaba? Sadece kullandığı kalemden, kitabına görüp yüzünü görmeden yaşanılan o aşk kaç kişiye nasip olur? Victor Hugo; “Sadece, bedenleri, şekilleri, görüntüleri sevenlere ne yazık! Ölüm her şeyi yok edecek. Ruhları sevmeyi deneyin onlara yeniden kavuşursunuz” diyor.

İnsan bir defa aşık olabilir ve eğer bir çok defa aşık olduğunu iddia edebilen varsa hiç aşık olmamıştır. Ruhunuzu seven insan size gerçekten aşık olan insandır. Aşk ölümsüzdür ve asla sona ermez. Bu yüzden sizin ruhunuzu seven birini bulun ve mümkünse asla bırakmayın. Görüntüler bir şekilde son bulacak. Kitaba tekrar dönecek olursak Yani düşünüyorum; bir insan nasıl bu kadar bağlanır, nasıl bu kadar sever ve her şeye rağmen sevgisini nasıl kendi içinde bu denli yaşar? Sevmek güzel bir şeydir ancak bağımlılık ve saplantı tehlikeli şeylere yol açabilir. Başkalarının hayatına istediğimiz zaman giremeyiz, herkes bizi sevmek zorunda değil. Hatta bu hayattaki en zararsız ve yararlı bir birey olsanız bile kimse sizi sevmeyebilir bu normaldir.

Normal olmayan ve izin vermemeniz gereken, kendinizi bu şekilde küçültmektir. Bana göre özetlersek bu kitapta da tam olarak bir hayatın yok oluşu ve Aşkın nasıl tehlikeli bir şeye dönüşebileceği anlatılıyor. Siz bu denli tehlikeli bir şeye izin vermemelisiniz ne olursa olsun kendinize bir yerde dur demelisiniz. En önemlisi kendinizde önem vermelisiniz.

Bir şey olmuyorsa olmuyordur, zorlamanın yada hayatınızı olmayan bir şey için bu şekilde mahvetmenin bir anlamı yok. Geriye dönüp baktığınızda sizinle aynı özellikleri taşıyan nefes alan et yığınından olma biri için tüm ailenizi etrafınızı ve en önemlisi kendinizi bir yıkımda görmek size acı verir öyle değil mi? Zira şu hayatta sizden daha değerli bir şey yoktur.

Şu kısacık ömrümüzde hayatın karşımıza ne çıkaracağını ve ne ile çıkabileceğini bilemeyiz ama neler yapabileceğimiz konusunda bir duruş sergileyebiliriz. Pişmanlıklarımız bizi biz yapan şeylerdir. Ama bir ömrün pişmanlığı hayatı yaşanılmaz kılar.

Peki aşk nedir? Bir bakalım.

Aşk Nedir?

Aşk iki ayrı cinsin birbirine karşı duydukları bedensel ve ruhsal güçlü duygu ve sevgi ilişkisidir. Bana göre ise aşk iki kişinin ruhlarının birbirine olan bağlılığıdır. Ama şunu bilin ki bana göre de ona göre de aşk tek kişilik olamaz. Bu oldukça çileli bir şeydir. Buna günümüzde platonik aşk diyoruz. Günlük Türkçede, karşılığı sorgulanmayan aşk anlamında kullanılır. Sorgulanmayan aşk. Sorgulanmayan…

Bilinmeyen bir kadının mektubunda geçen bir alıntı;

kimdim ki ben senin gözünde? Yüzlercesi arasından sadece birisi, sonrasız sürüp giden bir zincirde tek bir serüven halkası….”

Kendini ve hayatını bu denli bilen ve anlayan bir kişi nasıl olurda vazgeçmez? Aşk bu denli korkunç bir şeye nasıl dönüşür? İnsan sevildikçe özgürleşir sevdikçe değil. Sadece sevmeyi bilen hayatı boyunca sadece seven hep seven kusursuz ama takıntılı, düşüncesizce sadece sevmeyi bilir kimileri. En korkunç aşk umutsuz aşktır. İçinde hiçbir umut yok fakat seviyorsun bu kitapta da bana göre kahramanda bir umut olsaydı sevdiğinin karşısına çıkar ve korkusuzca söylerdi sevdiğini. Ama kahramanımız ölüm döşeğinde mektup yazmayı seçti. Çünkü artık ne korkulacak bir şey kalıyordu nede çekinecek. Umut yoktu bu aşkta umut olsaydı belki her şey bu denli korkunç olmazdı. Umut her zaman gurura galip gelir.

Umutsuz olmamalı bir insan. Olağan üstü hayaller kurmalı insan. Geleceği için en çokta. Hayal kurmak gerekir hayatta mümkün olduğunca çok hayal. Sevmek gerekir iliklerine kadar. Ama sevginiz acıya dönüştüğü anda bırakmalısınız. Çünkü acı ele geçirir İnsanı ve artık alışırsınız buna. Mutlu olmak korkunç gelir bir müddet sonra. İnsan hiç mutluluktan korkar mı? Evet korkar. Acıya bu denli alışmış insanlar. Mutluluktan korkarlar. Mutluluk onlar için bir ihtimal olmaktan çıkmıştır. Hayatın sınırları çizilmiştir ve sen artık bunun ötesine çıkamazsın.

Size aşkın tehlikelerini anlatmaya çalıştım. Ve ne zaman dur demeniz gerektiğini kendinize dur demeniz gerektiğini de. Herkes çok sevebilir. Acı çekebilir. Reddedilebilir. Ama kimse kimseyi sevmek zorunda değildir, bu ne ayıp nede korkunç bir şeydir. Sizi sevmeyen biri için hayatınızı mahvetmek asıl korkunç olandır. Ne sevmekten korkun nede sevilmekten. Ama sizi sevmeyen birine takılı kalmaktan korkun. Bu hem sizi hem çevrenizi mahvedebilir. Vazgeçmesini de bilmek gerek vazgeçilmeyi de, bu korkunç bir şey değildir. Olağandır.

“Kendi kendinizi kandırdığınızı, bilerek kendinizi mahvettiğinizi anlamıyor musunuz?” (Goethe)

Aslında anlıyorsunuz ama harekete geçemiyorsunuz değil mi? Umarım harekete geçersiniz ve bu yazı size yol gösterebilir.

Yazar: Azra Şahin

Udemy, Nasdaq Borsasındaki Yerini Aldı

0
udemy ve nasdaq
udemy
Okuma Süresi: < 1 minute

Çevrimiçi eğitim platformu olan Udemy, Nasdaq borsasında halka arz gerçekleştirdi. Halka arzın gerçekleşmesi ile 3.7 Milyar dolar değerlemeye ulaşan Udemy’nin hisseleri şu anda 26.01 ile 27.74 dolar dolar aralığında işlem görmeye başladı.Kurucu ortakları arasında Eren Bali‘nin de yer aldığı çevrimiçi eğitim platformu Udemy, bugün Nasdaq borsasında halka arz gerçekleştirdi. Eren Bali, attığı bir tweet ile şirketin hisselerinin satışa açılması için attığı imza anını paylaştı. Bali, bu anı nikahta atılan imzalara benzeterek gönderinin metninde “wedding day” ifadesini kullandı.

2020’nin Kasım ayında, Udemy’nin F serisi yatırım turunda 100 milyon dolar yatırım aldı. Bu yatırım turu ile şirketin değerlemesi 3.32 Milyar dolara ulaşmıştı. Udemy’nin, 2020’nin Şubat ayında ise uzun yıllardır partneri olan Japonyalı yayıncı Benesse Holdings’ten 50 milyon dolar yatırım aldı. 

Udemy ile birlikte, özellikle pandemi sürecinde çevrimiçi ve uzaktan eğitim girişimlerinin öne çıkmasında önemli bir rol oynuyor. 2020’de çevrimiçi eğitim platformu Toppr’ın, 46 milyon dolar yatırım aldı.  Geçen haftalarda başka bir online eğitim platformu olan Skillshare ise 66 Milyon Dolar yatırım aldı.

EdTech şirketlerine yapılan küresel yatırım miktarı 2020’nin Ocak ve Temmuz aylarında 4.1 milyar dolara ulaştı. Bu rakamın, 2019’un aynı dönemine kıyasla 1.5 milyar dolar artış gösterdiğini belirtmekte fayda var. Aynı şekilde söz konusu tutar, son 5 yılda aynı zaman aralığı içerisinde toplanan en yüksek yatırım miktarı olarak öne çıkmıştı.

Udemy

WordPress SEO optimizasyonu nasıl yapılır?

0
WordPress SEO optimizasyonu
WordPress SEO optimizasyonu
Okuma Süresi: 3 Dakika

WordPress altyapısı kullanan web sitelerinde, arama motoru performansını artıramaya yönelik yapılan optimizasyon çalışmalarına SEO denir. SEO (Search Engine Optimization), arama motorlarında (Google, Yandex vb.) üst sıralarda gözükmenizi sağlamaya yönelik bir tekniktir. Bu optimizasyon tekniğini kullanmak, web tasarım fiyatları konusunda bir artış gösterdiği için birçok kişi tarafından geri plana atılmaktadır. Google gibi arama motorlarında en üst sıralarda yer almak ve rakiplerinizin önüne geçmek istiyorsanız; WordPress SEO tekniklerini kullanmak size oldukça fayda sağlayacaktır.

Peki WordPress SEO optimizasyonu nasıl yapılmalıdır?

WordPress SEO optimizasyonuna başlamadan önce web sitenizin SEO dostu bir temaya sahip olup olmadığını bilmelisiniz. SEO dostu, temiz kodlanmış ve hızlı çalışan temalar tercih etmek ilk adımlardan biridir. Web sitenizi kendiniz yapmadıysanız, bu bilgiyi tasarlayan kişiden alabilirsiniz. Başlamadan önce kontrol etmeniz gerekenlere ise kısaca şu şekilde özetleyelim:

  • Tercih edilen Alan Adı seçimi
  • Görünürlük ayarlarının açık olduğunu kontrol edin
  • Kategorileri ve etiketleri doğru kullanın
  • Özet metinler kullanın
  • Görselleri optimize edin
  • Dahili bağlantılara site içinde yer verin

Tüm bu ayarlamaları yaptıktan sonra SEO optimizasyonu için yapmanız gerekenlere hazırsınız! İşte adım adım SEO optimizasyonu rehberiniz:

1- URL yapılarınızı SEO uyumlu hale getirin

SEO dostu URL’ler kullanmak sayfa içeriğini açık bir şekilde belirten kelimeler içerir. Bu da hem ziyaretçilerin hem de arama motorlarının okumasını kolaylaştırır. Aranan bir kelime URL içerisinde geçmiyorsa sayfanın tıklama alma ihtimali çok düşük olacaktır. Örnek SEO dostu URL yapısı şu şekildedir:

https://www.alanadiniz.com/seo-nasil-yapilir/

Google’da SEO nasıl yapılır? sorusunu arayan bir kişinin karşısına çıkacak URL’in bu olması en doğrusudur. Uzun uzun URL kullanmak hem kullanıcının hem de arama motorlarının ilgisini kaybedecektir. Bu adımı eğer siteniz ve içeriklerinizi oluşturduktan sonra yapıyorsanız, eski içeriklerinizde hatalarla karşılaşabilme ihtimalinizin olduğunu unutmamalısınız.

2- SEO eklentisini WordPress’e yükleyin

Google’da en iyi WordPress SEO eklentisi diye aradığınızda karşınıza şüphesiz Yoast SEO çıkacaktır. Birçok web tasarımcının ortak noktası olan bu eklenti; site içi SEO çalışmaları için oldukça faydalı özellikler barındırır. Yoast SEO ile;

  • Web site başlıkları
  • Meta açıklamalar
  • Anahtar terimler
  • XML site haritaları

Gibi birçok optimizasyon işlemini kolayca gerçekleştirebilirsiniz.

3- XML site haritalarını ekleyin

XML Sitemap olarak da geçen site haritaları; web sitenizde listelenen sayfaları, yazılar ve kategorileri biçimlendirilmiş dosya haline getirilmesidir. Bu dosya, arama motorlarına; web site içerisindeki bütün içeriğinizi hızlı bir şekilde bulmasına ve sıralama konusunda yardımcı olur.

XML Sitemap işlemini SEO eklentilerini (Yoast SEO, Rank Math SEO vb.) kullanarak da kolayca yapabilirsiniz.

4- Sitenizi Google Search Console’a ekleyin

Google Search Console ya da bir diğer deyişle Web Master Tools, Google tarafından web site sahiplerine sunulan bir araçtır. Bu araç sayesinde, web site içeriklerinin arama motoru tarafından nasıl gözüktüğü gözlemlenebilmektedir.

Sayfaların arama motoru sonuçlarında nasıl gözüktüğünü anlamaya yardımcı olacak gerekli raporları ve veri analizlerini sunmaktadır. Kullanıcıların web sitenizi bulmak için aradığı anahtar kelimeleri, her sayfanın arama sonuçlarında nasıl gözüktüğü ve hangi sayfanın hangi sıklıkla tıklatıldığına dair bütün bilgilere ulaşabilirsiniz. Bu bilgiler doğrultusunda SEO çalışmalarınızı yönlendirebilirsiniz.

5- Site hız ve performans optimizasyonu

Web site sahiplerinin, içeriklerini sunmak ve kullanıcılarla etkileşim kurmak için internette bir dakikadan daha az süresi bulunur. Web site ziyaretçileri, aradıkları içeriğe hızlıca ulaşmak ister. Bu nedenle web sitenizin hız ve performansının yüksek olması, kullanıcılara bu deneyimi sunar. Arama motorları, yavaş yüklenen web siteleri hızlıca sıralar; en geri sıraya atar. Bu durumu ortadan kaldırabilmek için ihtiyacınız olacak şeyler:

  • Görsellerin boyutlarını optimize edin, yüksek boyutlardaki görseller sitenizi yavaşlatacaktır.
  • Önbellek (Cache) eklentisi kullanın.

LiteSpeed en güncel ve en verimli önbellek eklentisidir. Yoast SEO gibi LiteSpeed Cache eklentisi de birçok web tasarımcının site hız ve performans optimizasyonu için ortak kullandığı bir eklentidir. Bu eklentiyi kullanmak; web sitenizin SEO çalışmasını geliştirmeye, doğal olarak arama motorlarındaki sıranızın yükselmesine yarar. Ek olarak CLS, FID ve LCP gibi önemli web site verilerinin skorlarını optimize eder.

6- Site güvenliğini artırın

Google ortalama her hafta kötü amaçlı yazılımları kara listesine almaktadır. Bir web sitenizin SEO çalışmasını yaparken site güvenliğini artırmanız gerektiği anlamına gelir. Güvenliğin yüksek olması, arama motorlarında iyi bir sıralama elde etmeye yardımcı olur. Güvenliği yüksek olan bir web sitesinin güvenirliği de yüksek olur. WordPress sitenizin güvenliğini artırmak ve saldırılara karşı korumak için şu adımlardan yararlanabilirsiniz:

  • Güvenlik eklentisi kullanın (Limit Login Attempts Reloaded veya WP Hide & Security Enhancer)
  • WordPress’in güncel sürümüne geçiş yapın
  • WordPress sürümünüzü gizleyin

Tüm bunları nasıl yapacağınıza dair kafanızda herhangi bir şey oluşmadıysa, hiç riske atmadan bir web site tasarım firmasıyla iletişime geçmenizde fayda var. SEO, dikkat isteyen ve plan yapılması gereken bir çalışmadır. Yapılan en ufak bir hata domino taşı etkisi taşıyabilmektedir. Bu nedenle, daha önce SEO çalışması yapmadıysanız konuya hâkim olmadan işe başlamamanızı öneririz. WordPress sitenizi tasarlayan kişi veya kişilerden destek almak ya da SEO alanında uzman bir ajans ile çalışmak tüm bu sürecin sağlıklı ve hızlı ilerlemesini sağlayacaktır. Eğer ilk defa web site tasarımı yaptıracaksanız SEO çalışmaları yapan firmalardan süreç ve WordPress SEO web tasarım fiyatları hakkında detaylı bilgi alabilirsiniz.

ÜRETKENLİK HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKENLER

0
Üretkenlik hakkında
üretkenlik nedir
Okuma Süresi: 4 Dakika

Üretkenlik nedir? Üretkenlik ya da verimlilik teknik açıdan girdileri çıktıya dönüştürme ölçüsüdür.

Yaşam boyunca daha verimli olmak ve üretkenlik açısından önemli işler çıkarmak adına var gücümüzle çalışırız. Çalışırken neyi doğru neyi yanlış yaptığımızı belki de bilmeden işin çıktısına, yani üreteceklerimize odaklanırız. Doğru bir sonuç elde edebilmek için bazı alışkanlıklar kazanmalıyız. Örneğin planlı olmak, gerçekçi hedefler koymak, çalışma koşullarını gözden geçirmek gibi… Ya da aynı anda birden fazla iş yapmaya çalışmamak ya da “Hayır” demeyi öğrenmek gibi…

İşlerin kontrolden çıktığı zamanlar hayatımızın her döneminde olmuştur. Yaptığımız işlerden iyi sonuçlar alsak da, bazı zamanlarda kötü sonuçlar da alabiliyoruz. Ciddi bir işin üstesinden gelmek için sorumluluk aldığımız zamanlarda stres yaşayarak o işi biran önce bitirme eğiliminde olabiliriz. İnsanların yıllar boyunca edindiği alışkanlıkları üretkenlik için bir anda hayatlarından çıkarması zor olabilir. Ama hayatımızda yapacağımız bazı değişiklikler üretken bir insan olmak için çok önemli değişiklikler olacaktır. İş verimliliği ve üretkenliğin arttırılmasıyla beraber yaşam standartları da yükselmiş olacaktır.

ÜRETKENLİK NASIL ARTIRILIR?

Üretken bir insan olmak bazı kötü alışkanlıklarımızdan kurtulmak ile başlar. Hayatımızı ve üretkenliğimizi olumsuz etkileyen bazı kötü alışkanlıkların neler olduğuna bakalım.

Üretkenlik için öz denetim kendimizi yalnızca bizler için önemli olan görevleri yapmaya zorlar. Bu zorlama zaman kazanmak açısından bize yardımcı olur. Verimlilik ise başarının formülündeki en önemli bileşendir. Ama çoğu insan önleyebilecekleri kötü alışkanlıklar nedeni ile her gün kendi yetkinliklerini yok etmektedirler. Daha üretken ve başarılı bir insan olmaya kararlıysanız, yetkinliğinizi yok eden aşağıdaki yedi alışkanlıktan kaçınmanız gerekir. Kişisel üretkenlik nasıl artırılır? Bunlara bakalım.

GÜNÜNÜ PLANLAMAMAK

Üretken olmak ve verimli bir gün geçirmemenin önündeki en büyük engellerden bir günü planlamamaktır. Tamamen plansız olarak verimli bir gün yaşamak çizim yapmadan bir ev inşa etmeye benzer. Gününüzü planlamak sizin için büyük bir motivasyon kaynağı olabilir. Ayrıca her gün tamamlanması gereken acil işlere odaklanmanızı sağlayabilir. Planlama yapmadığınızda daha yararlı işler yapmak yerine gereksiz ve dikkat dağıtan şeylerle gününüzü geçirme ihtimaliniz çok yüksektir. Üretkenliğinizi hızlı bir şekilde arttırmak istiyorsanız, içine hedeflerinizi yazmaya başlayacağınız bir defter satın alın. Her gün hedeflerinizi yazın. Bu bir günlük de olabilir. Günlük tutmaya başladığınızda hedeflerinizin ne kadar uzağında olduğunu fark edip buna çok şaşıracaksınız. Bu alışkanlık üretkenlik için size iyi bir başlangıç sağlayacaktır.

Üretkenliği olumsuz etkileyen bir diğer faktör ise öz denetim eksikliğidir.

ÖZ DENETİM EKSİKLİĞİ

Hemen hemen tüm başarılı insanların doğasında bulunan en önemli özelliklerden bir de öz denetimdir. Öz denetim olmadan hayatta kalmak için gereken minimum şeyler dışında bir şey başarmak neredeyse imkansızdır. Kendi kendini disipline edememenin üstesinden gelmek zordur. Ama herkes yeterli çabayı gösterirse bunu başarabilir. Kendinizi düzenli olarak daha fazlasını yapmaya zorlayın. Göreceksiniz ki zamanla öz disiplininiz gelişecektir. Bununla birlikte üretkenlik de artacaktır.

Üretkenlik adına üçüncü olumsuz etki ise genellikle geç uyumaktır.

ÜRETKENLİK VE GEÇ UYUMAK

Sabahın erken saatleri üretkenlik açısından günün en önemli saatleridir. Bu saatler çoğu insanın en üretken olduğu saatleridir. Eğer bu verimli saatleri uyuyarak geçirirseniz çok şey kaçırmış olursunuz. 1 yada 2 saat önceden uyanmak, dünyanın geri kalanı hala uyurken sizin çok şey başarmanıza katkı sağlar. Bu altın değerinde olan zamanı iyi kullanın. Çünkü bu üretkenliğinizi arttırmanın en kolay yollarından biridir.

Üretkenliği azaltan dördüncü kötü alışkanlık ise dijital ortama çok fazla maruz kalmaktır. Yani internette çok fazla zaman geçirmektir.

DİJİTAL MARUZİYET

İnternet ve dijital maruziyet insanlık adına büyük bir buluş haline geldi. Bununla birlikte insanların eskisinden çok daha az üretken olmalarının altında yatan neden ise, insanların dikkatini çok fazla dağıtmasıdır. İnternet sonsuz bir eğlence ve zevk kaynağıdır. İnternet her zaman parmaklarınızın ucunda olduğunda, üretkenlik kaçınılmaz olarak zarar görebilir. Bunu önlemek için önemli işleriniz üzerinde çalışırken telefon ve diğer cihazlarınızı uzakta tutmaya çalışın. Onları mümkünse başka bir odada tutun. Böylece çevrimiçi dünya dikkatinizi sürekli dağıtamayacaktır. En iyi kural, dikkatinizi dağıtan her şeyi devre dışı bırakmaktır. İletilerinizi incelemek için interneti kullanın. Sonrasında ise her defasında bakmayın.

Beşinci kötü alışkanlık ise ilk etapta en önemli olan görevleri yerine getirmemektir.

ERTELEMEK

Ertelemek, üretkenlik için ciddi bir kötü alışkanlıktır. Mark Twain`in bir sözü var: “Sabahları canlı bir kurbağa yerseniz, günün geri kalanını harika geçirebilirsiniz. Çünkü en kötüsünü günün en başında bırakmışsınızdır.

Her yeni güne zor ve tatsız gelen işleri yapmakla başlarsanız, günün geri kalanında sizi zorlayacak işler ve bu işleri ertelenenin getirdiği endişe olmayacaktır.

Üretkenlik ve potansiyelinizi geride tutan altıncı kötü alışkanlık ise şikayet etmektir.

ŞİKAYET ALIŞKANLIĞI

Şikayet etmek ve ertelemek birbirini takip eder. İşlerinizden ne kadar çok şikayetçi olursanız bu işleri erteleme olasılığınız o kadar artar. Sonuç olarak işlerin bitmemesi durumu daha da kötüleştirir. Böylece şikayet etmeniz için size daha fazla sebep vermiş olacaktır. Bu bir kısırdöngüdür. Ve üretkenliğinize oldukça zarar verir. Pozitif düşünceli bir insan olmak, şikayetlerden kaçınmak başarının ve verimliliğin en önemli anahtarıdır. Sonuç olarak işlerimiz hakkında şikayet etmek hiç bir zaman bu işlerin kendi başına gerçekleşmesini sağlamayacaktır. Bu çoğu zaman üretkenlik için negatif yönde etki edecektir.

Yedinci alışkanlık ise başarısızlık korkusudur.

BAŞARISIZLIK KORKUSU

Başarısızlık korkusu, üretkenlik için en büyük engellerden biridir. Başarısız olmanın en hızlı yolu hiçbir şey yapmaya çalışmamaktır. Eski bir atasözünde olduğu gibi; “Korkuyu yenmenin yolu kaçmamaktır.” Ne yazık ki başarısızlık korkusu çok somuttur. Çoğu insan için hayallerini gerçekleştirme yolunda bir engeldir. Ancak başarısızlık korkusu rasyonel bir korku değildir. Başarısızlık korkulacak bir şey değildir. Dünyanın en başarılı insanları bile bir şeyde başarılı olmandan önce, birkaç kez başarısız olmak zorunda kalmışlardır. Doğru düşünce yapısına sahipseniz, başarısızlık hedeflerinize ulaşma yolunda sizi durduramaz. Öte yandan başarısızlık korkusu sizi her seferinde yavaşlatacaktır.

Şimdi daha iyi bir üretkenlik için bu kötü alışkanlıklardan kurtulma zamanı.

Kaynakça ve ileri okuma

1 – https://www.tonyrobbins.com/productivity-performance/what-is-productivity-really/ – İlk okuma zamanı 28.09.2021 kaynak

2 – https://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%9Cretkenlik – İlk okuma zamanı 28.09.2021 Kaynak

3 – https://www.nytimes.com/guides/business/how-to-improve-your-productivity-at-work – İlk okuma zamanı 28.09.2021 kaynak

AKIL NEDİR? AKLIN ÖĞRETİLERİ NELERDİR?

1
Akıl ve beyin
akıl
Okuma Süresi: 6 Dakika

Akıl nedir? Düşünme, kavrama ve anlama yetisine akıl denir.

Akıl hakkında bilgi ve Akıl ne anlama gelir? Daha detaylı ele alalım ve hadi başlayalım.

Akıllı olmak nedir? Kişinin her koşulda önsezi, iç görü, deneyim, mantık ve zeka ile olayları kurgulaması ve bu durumdan faydalı bir sonuç çıkarmasına “Akıllı olmak” denir.

Bu tanımla birlikte gerçek akıl nedir? ve akıl kavramının tanımı nedir? sorularını da cevaplandırmak doğru olacaktır. “Akıl” doğru ile yanlışı, faydalı ve zararlıyı, gerçek ve yalanı, kötü ve iyiyi ayırt edebilme ve bu konular üzerine görüş bildirme yeteneğidir.

Aynı zamanda düşünmek, kavramak ve anlamak akıllı olma sürecinin bağıntılarındandır. Kavramlar ve olaylar arasında bağıntılar kurmak, bu bağıntıları algılamak, anlamak, kavramak ve düşünmek “Akıl” olgusunun gerekliliklerindendir. Etimolojik olarak “Akıl” Arapça kökenli olup, felsefede de çokça karşımıza çıkan bir olgudur. Ayrıca akıl, “Us” olarak da tabir edilir. Bununla birlikte akıl kavramının tanımı tarihte ve günümüzde birçok kişi tarafından yapılmıştır.

Akıl ne demek? ve Akıl nedir? sorusuna en çok kafa patlatanlardan biri de Filozof Immanuel Kant`tır.

KANT`IN AKIL NEDİR? YORUMU

Filozoflar tarafından Felsefe ve akıl nedir? Sorusu arasında yüzyıllardır derin fikirler üretilmiştir. Felsefede akıl kavramı, bir kavram oluşturmak ve bu kavramlara hükmedebilmek için akıl kapasitesinin ölçülmesinde kullanılır. Akıl anlayışını felsefede Alman filozof Immanuel Kant sıkça kullanmıştır. Immanuel Kant ilkeler ve ideler yetisinin kapsayıcı bir akıl ile bilgiye ulaşılamayacağını ifade etmektedir. Kant 1781 yılında basılan ve en önemli eserleri arasında yer alan “Saf Aklın Eleştirisi” ya da “Arı Us`un Eleştirisi” adlı kitabında (Almanca Kritik Der Reinen Vernunft) saf akıl üzerine fikirlerinden bahsetmiştir. Temelde saf aklın mümkün olmayacağını iddia etmiştir. Teorik akıl ve pratik akıl arasında oldukça kafa yoran Kant Teorik aklın görülen nesneler dünyasıyla ilgili olduğunu, pratik aklın ise ahlak, ilişkiler, davranışlar ve kararlarımızla ilgili olduğunu söylemektedir.

TASAVVUFTA AKIL NEDİR?

Tasavvufta akıl kavramı farklı kesimlerce yorumlanmıştır. İlahi hakikatin akıl nedir? Sorusuna yönelik idrakinin yanında, mana ve gönül ile bu idrake varılacağı tasavvuf ehli alimler tarafından dile getirilmiştir. Bazılarınca aklın alanının yalnızca maddi aleme ait olduğu, zira o aklın yaratana yönelik olması durumunda eriyip gideceği söylenir. Tasavvufta aklın tasnifi birçok alim tarafından irdelenmiştir. Sonucunda ise kalp gözü ile hakikate ulaşılacağı görüşü ağır basmıştır. Müstefad akıl nedir? Kazanılmış akıl olarak tabir edilir. Varlıkla ilgili formların maddeden bağımsız ve bilgi şeklinde tezahür etmiş halidir. Faal akıl nedir? Bireylerin bilme ve düşünme gücüne işlevsellik katan akıl türüdür. 13. Yüzyılda yaşamış olan ünlü filozof Farabi de kişiyi maddesel olgudan en üst mutluluk seviyesine ulaştırmanın aklın yetkinlikleri arasında sayar. Ayrıca “Heyulini akıl” insanda doğal olarak vardır. Farabi faal akıl için “Geliştirilebilir akıl” kavramını ortaya atar. Farabi “Mantık” hangi dilde olursa olsun akıl yürütme ile doğrunun bulunabileceğini dair örneklere de eserlerinde yer vermiştir.

Bilfiil akıl nedir? Dışarıdan gelen şeyin düşünmeyi oluşturduğu akıldır. Bil-kuvve akıl ile bağıntılıdır. Aristoteles tarafından bilfiil akıl ölümsüz olarak nitelendirilmektedir.

AKIL NEDİR? ZİHİN NEDİR?

Akıl ve zihin arasındaki fark şu şekilde ifade edilir. Önce zihin nedir? bunu açıklayalım. Zihin insanlarda kavrama, anlama ve algılama yetisidir. Yani öğrenilen, yaşanılan ve olayların geçmiş bağlantılarını kurarak bunları kafada saklama durumudur. Bir bellektir. Zihin “Bilinç” olarak da tanımlanır. Duyguları, düşünceleri ve algılamaları kapsar. Zihin hakkında antik çağ filozoflarından tutun da günümüz bilim insanlarına kadar kapsamlı fikir ve araştırmalar vardır.

Aklın bağlamadığı dostluğu, akılsızlık kolayca çözebilir.

William Shakespeare

Akıl nedir? Sorusuna dair Zihin teorisi ya da zihin kuramı inanç, bilgi, duygu gibi kavramları zihinsel olarak anlayabilmeyi yetisini araştırır. Doğuştan gelen bir yeteneğin çevre ve bilgi faktörüyle daha iyi bir kabiliyete ulaşması zihin teorisinin alanıdır. Zihin ve akıl arasındaki fark ise gelişime açık olan zihnin daha güçlü olması için akıl tarafından geliştirilmesidir. Yani zihnin kuvveti akıldan gelir. Bilinç kavramı da bireyin kendisini, çevresinde olup biteni algılama, fark etme ve kavrama yetisidir. Bir ruhbilim terimi olarak bilinç bilgi ve algının zihinde aydınlık ve duru olarak izlenilmesi sürecidir. Bilinç insanlarda duyguların, farkındalığın ve algıların bilginin merkezi olarak kabul gördüğü yetidir. Bilinç aynı zamanda deneyimlenmiş bilgi akışır.

Zihin ve bilinç arasındaki fark ise bilinç zihnin bir bölümüdür. Zihindeki duyum, algı ve anıları ihtiva eden bölümdür. “Bilincini yitirmek”, “Aklını kaçırmak” gibi söylemler de zihin, bilinç ve aklın hasarlı olduğunu ifade etmek için halk arasında söylenir. Bilinçli süreçler farkında olduğumuz ve ne zaman gerçekleştiğini bildiğimiz süreçlerdir. Bilinçaltı ise bizler farkında olmadan gerçekleşen zihinsel süreçlerdir.

Peki akıl nedir? Sorusu ile beraber zeka nedir? Sorusunun cevabına bakalım. Bireyin nesnel gerçekliği algılaması, akıl yürütmesi, kavraması, yargılaması ve bundan sonuç çıkarmasına zeka denir. Öğrenme, soyutlama ve yeniliklere uyum sağlayabilme yetisinin toplamıdır.

Bu nedenle nörolojik bağıntılardan yola çıkarak akıl (Mind), zihin, bilinç ve zeka gibi kavramların “Beyin” ile insanoğlunun çok daha fazla işinin olacağı aşikar.

AKIL HAKKINDA NELER BİLİYORUZ?

Akıl hakkında bilgi edinmeye yönelik bilim insanları ve filozoflar ciddi araştırmalar yapmıştır. Aklın matematiği bir o kadar karmaşık, bir o kadar algoritmiktir. İnsanoğu bilgi ile akıl yürütme yollarını aramış ve akıl ile aklın algoritmalarını çözmeye çalışmışlardır. İnsan ilişkilerinde anlaşma ve iletişim yollarını çözümleyen akıl olgusu, bilgi ve kavramlar aracılığı ile sonuca gider. Aklın gücü bilgiyi alır ve geliştirir.

Akıllı olmak ya da akılcı olmak hemen hemen her insanın olmayı istediği bir durumdur. Yani aklı başında olmak ve toplum tarafından kabul görmek benimsenen bir yaklaşımdır. Hal böyleyken bir de aklı havada olan, aklı selim davranmayan ve akla gelmeyecek davranışlarda bulunan o kadar çok insan var ki… Akıl (Us) ile davranmayıp ilkel beyin ile davranışlarına yön veren insanlar aynı zamanda çevresine de olumsuz etkiler bırakır.

Bu akılsız insanlar (Toplum tarafından kullanılan tabirle) kendilerine bir fayda sağlamamakla birlikte, bulundukları ortama da ciddi zarar verme potansiyeline sahiptirler. Çünkü davranışlarını kontrol etmede güçlük çekerler. Bu nedenle söylem ve davranışlarının bir sonraki adımında nasıl bir süreçle karşılaşılacağına dair bir fikirleri yoktur. Çevrenize bir bakın! Bu kişiler kötü davranışlarından dolayı zararlıdırlar. Ayrıca çevresindeki insanlara zarar verebilecek potansiyele sahiptirler. Çevrenizde yoksa bile medyada sıkça rastlanır.

UYANIK GEÇİNMEK

Akıllı olmak ve uyanık olmak (Mecazen) arasında da fark var. Akıllı olmanın gerekliliği olaylara soğuk kanlı, metanetli, duyarlı, çözüm odaklı, fayda odaklı bakabilmektir. Oysa uyanık geçinmek tek taraflı kişisel bir ego tatmininden başka bir şey değildir. Kendisini uyanık sanan bir kişi belki geçici bir süre kendince faydalı işler çıkaracağını düşünebilir. Ama topluma ve çevresine fayda sağlayamaz. Bunu başarabilen kişi ise akıllı insandır. Uyanık geçinen kişi fırsatçıdır, bencildir ve menfaatçidir. Kendine bir şekilde kazanç sağlayamadığı yerden uzaklaşır. Planını kurnazlıkla yapar. Karşısındaki kişinin duyguları onlar için anlamsız ve önemsizdir.

“İnsan, aklın sınırlarını zorlamadıkça, hiçbir şeye ulaşamaz.”

Albert Einstein

Akıllı olmak ya da eskilerin söylemiyle uslu olmak, akılla hareket etme yetisidir. Ayrıca olaylar karşısında en iyiyi, en doğruyu zamana ve mekana göre tayin edebilme kabiliyetidir.

AKIL YOKSUNU OLMAK

Trafikte ilerlerken sinyal vermeden sağa sola giren, sizi aniden geçmeye çalışan, yan yoldan aniden ana yola fırlayan, trafikteki herkesi tehlikeye atan ve buna benzer şeyler yapan sürücüler akıllı mıdır yoksa uyanık mı? Kendince akıllı olduğunu varsayıp aslında uyanık geçinen ve cehalet kokan bir karaktere sahip olma olasılığı sizce ne kadar yüksek? Bu tür insanlarla hayatımızın her anında karşılaşma olasılığımız çok yüksek. Aslında işin temelinde eğitimsizlik yatar. Akıl yoksunu bir birey çevresini her an tehlikeye atma potansiyeline sahiptir.

AKIL ÇEMBERİ

Zeki bir insan için “Öğrenme” hayatının her sürecinde devam eder. Akıl çemberi içinde var olmanın sorumluluğunu yerine getirmek, hayatın rutin dengesini korumak için akıl gereklidir. Bu durum aynı zamanda ortak akıl nedir? sorusunun cevabını ve kavramını da destekler nitelikte. Eskiler ne der? “Aklın yolu birdir.” Bu önerme günümüzde çok akıllılık ve bir toplumun ortak aklı geleceğe dair doğru kararlar almak gibi algılanır. Her topluluk için bunun doğru olup olmadığı tartışılır. Şöyle düşünelim: IQ oranı düşük bir grup ile IQ oranı yüksek bir grubun aynı problem için çözüm üretme kabiliyeti aynı mıdır yoksa farklı mı? Bir akıl yürütme sonucunda zeki ve akıllı olan grup problem çözmede daha doğru kararlar alır. Ortak akıl nedir? Sorusuna bir de kalabalığın ortak aklı örneği ile bakalım.

“Konuşma, insanın aklını kullanma sanatıdır.”

Eflatun

KALABALIĞIN ORTAK AKLI

Topluluğun ortak akıl doğruluğu diye bir şey var. Bir doğruya ulaşmak için gerçeğe en yakın sonuç, topluluğun ortak aklından çıkan sonucun ortalamasıdır. Bir şeffaf kutu içinde 50 adet tenis topunun olduğunu düşünelim.

Kutu içindeki 50 adet tenis topunun sayısını 10 kişilik bir gruptaki bireyler farklı sayılar ile tahmin edecektir. Herkes farklı bir tahminde bulunacaktır. Kimi 30, kimi 70 ve kimi de 40 diyebilir. İşte bu rakamları toplayıp tahmin eden kişi sayısına böldüğümüzde gerçeğe en yakın sayıyı buluruz. Hatta bazen tam olarak aynı sayıya ulaşırız. Bu da bize topluluğun ortak aklı ile doğruya ulaşma formülünü veriyor.

Akıllı olmak tek başına bize bireysel başarılar kazandırır. Başkalarının aklından faydalanmak ise bize daha hızlı ve doğru sonuçlar için yol gösterir. Çünkü “Akıl” içinde deneyim, başarı, başarısızlık, tecrübe, hatalardan ders çıkarma var. Öğrenme ve daha birçok şey var. Bu nedenle başkalarının tecrübelerinden ders çıkaranlar akıllı insanlardır. Bernard Shaw ne demiş? “Akıllı insan aklını kullanır, daha akıllı insan ise başkalarının aklını da kullanır.

Bazı söylemler gündelik hayatta aķıl kavramı hakkında kullanılır. Akıl yoksunu, aklı selim, ya da aklı havada gibi terimler kullanılır. Ya da akıl fukarası, akla mantığa sığmamak, aklınca, akla gelmemek. Ya da akla gelmek, aklınla bin yaşa, akıl akıldan üstündür, aklını seveyim, aklıyla dalga geçmek, akla hayale gelmemek gibi birçok deyim ya da kelime gündelik hayatta kullanılır. Yani bu söylemler esasen aklın insan yaşamındaki önemini gösteriyor. Mesela “Akıllı ol” ya da “Akıl vermek” gibi söylemleri günlük hayatta herkes kullanır.

“Akıl; sonradan ah çekmek için değil, önceden düşünüp tedbir almak içindir.”

Mevlana

AKIL SAĞLIĞI

Psikiyatrik açıdan akıl sağlığı sağlıklı bir birey için yaşamın devamlılığı adına önemlidir. Bununla birlikte irade ve akıl sahibi olan her insan yapmış olduğu davranışlardan ahlaki bakımdan sorumludur. Öyle ki akıl sağlığı yerinde olan bireyler ve toplumlar tüm bu mantık ve doğru kararlar alabilme yetisine sahip olarak yaşam sürecini sağlıklı bir şekilde yürütürler. Bu nedenle insan hayatında aile, iş ve sosyal çevre ilişkilerinin doğru ve başarılı bir şekilde yürütülmesi için akıl sağlığı oldukça önemlidir. Akıllı bir insan akıl sağlığına önem vermesi gerektiğini çok iyi bilir.

Akıl nedir? adlı yazımızı öğrenciler de okuyor mu? Eğer öyleyse çok memnun oluruz. Akıl küpü farkındalığı yüksek, öğrenmeye açık bireyler için kullanılan bir terimdir. Özellikle de öğrenciler için sıkça söylenen bir deyimdir. Araştıran, öğrenen ve akıl yürüten bireylerin bilgiye ulaşma isteği onların akıl küpü olmasına katkı sağlayacaktır. Çünkü akıllı insan herkesten öğrenen insandır.

“Akıl akıldan üstündür.” Bu nedenle siz de fikirlerinizi aşağıdaki yorum penceresinden bizimle paylaşırsanız çok seviniriz. Ayrıca Akıl Nedir? adlı yazımızı sosyal medya hesaplarınızdan paylaşıp daha çok okura ulaşmamızı sağlamanızı içtenlikle rica ederiz. Şimdiden çok teşekkürler.

Keyifli ve sağlıklı bir gün dileriz.

Kaynaklar: 1234

UZAY ARAŞTIRMALARI

0
uzay hakkında bilinmeyenler
uzay
Okuma Süresi: 5 Dakika

Uzay araştırmaları nedir? Uzay teknolojileri aracılığıyla uzayın keşfedilmesi ve incelenmesidir.

Bu keşifler hem insanlarla olan, hem de uzaktan robotlar aracılığıyla yapılan uzay gemileriyle yapılmaktadır. Uzay, (Feza) Dünya`mız ve diğer gök cisimleri arasında yer alan, sonsuz olduğu varsayılan ama sonsuz olduğu hakkında kesin bir yargıya ulaşılamayan genişliktir. Boş alanların varlığı da uzay araştırmaları için farklı çalışma alanları oluşturuyor.

Uzay Boş Bir Alan mı?

Yapılan uzay araştırmaları bize şunu gösteriyor. Genel kanının aksine uzay tamamen boş bir alan değildir. Yoğunluğu düşük olan parçacıklar, genellikle hidrojen ve helyum içerir. Bununla birlikte manyetik alanlar, elektromanyetik radyasyon, kozmik toz, nötrinolar ve kozmik ışınlar içerir. Uzayın büyük patlamanın kozmik fon radyasyonuyla belirlenmiş taban sıcaklığı (Kelvin) 2,7°K`dır. Bu sıcaklık yaklaşık olarak (−270,45 °C – 454,81 °F ) dir. Esasında bu sıcaklık oranı büyük patlamadan sonra açığa çıkan ışınımın günümüze kadar gelmiş dalga boyudur. Bu durum uzay neden soğuk? Sorusunun da bilimsel açıklamasıdır. Galaksiler arasında bulunan plazma, evrende bulunan baryonik maddelerin takriben yarısını oluşturur. Metreküp başına düşen hidrojen atomundan daha azı ve yüksek oranda kelvin sıcaklığı vardır.

Büyük Patlama Sonrası

Büyük patlamadan sonra açığa çıkan ve lokal madde içeren konsantrasyon, galaksilere ve yıldızlarda yoğunlaşmıştır. Araştırmaların çoğu galaksideki mevcut kütlenin %90 civarında bilinmeyen madde olarak adlandırılan karanlık kütle biçiminde olduğu yönündedir. Öteki maddelerin ise yerçekimi yolu ile etkileşen fakat elektromanyetik alanlarla etkileşmeyen bir madde yoğunluğu olduğu ifade edilmektedir.

Teleskoplar aracılığı ile yapılan uzay araştırmaları gözlemleri neticesinde, izlenebilen evrendeki kütle ve enerjinin daha çok karanlık enerji olduğu ortaya çıkmıştır. Çok az tespit edilen enerji ise vakum enerjidir. Süregelen araştırmalar sonucunda elde edilen tahmin, evrenin 4,9%`unun normal madde, 26,8%`inin karanlık madde ve 68,3%`ünün ise karanlık enerji ile oluştuğu yönündedir. Galaksiler arası uzay boşluğu evrenin hacminin büyük bölümünü kaplar. Bununla birlikte yıldız sistemleri ve galaksiler bile hemen hemen boş bir uzaydan oluşur.

Uzay Araştırmaları Süreçleri

Uzay araştırmaları hiç de kolay olmayan bir süreçtir. Yani Dünya`dan uzaya gidiş, uzayı keşfetme ve uzayda belli bir zaman geçirmenin uzmanlarca zor bir süreç olduğu ifade edilir. Kısa ve uzun vadede uzaya gidebilme çabası insanoğlu üzerinde psikolojik ve fizyolojik etkiler bırakabilir. Yerçekiminin olmadığı bir alanda hareket edebilmek adaptasyon konusunda zorlayıcıdır. Uzaysal yön vücudumuzdaki denge hareketliliği ve koordinasyonunu etkiler. Bu durumda da vücudumuz içsel dengesini kaybedebilir.

Yerçekiminin olmadığı alanlarda hareket etmenin kemiklerde mineral kaybına neden olduğu araştırmalar sonucu ortaya çıkmıştır. Ayda 1% olan bu kayıp, normal ve yerçekiminin olduğu yerlerde yaşayan bireylerde yılda %1 – 1,5% civarındadır. Uzay seyahati sonrası yaşanan bu durum, osteoporozla ilişkili kemik kaybına neden olabilir. Bu nedenle uzay seyahati esnasında düzenli bir şekilde egzersiz yapılmalıdır.

Bunun yanı sıra sağlıklı beslenmek de uzay seyahati için önemli bir gereksinimdir. Zira sağlıklı beslenilmezse kas gücünde azalma ve kardiyovasküler bozulmalar yaşanabilir. Yerçekimi olmadığı için vücut sıvısı başa doğru kayabilir ve ödem nedeni ile görme bozuklukları yaşanabilir. Kalsiyum atılımı ve dehidrasyon nedeni ile böbrek taşı gelişimi artabilir. Bu durumda ilaç kullanımı bile yeterli etkide olmayabilir. Çünkü uzay seyahati esnasında ilaçlar vücutta farklı tepkiler verir. Vücudumuzdaki her hücrenin ve sistemin sağlıklı besin ile işlevini yürütmesi gerekir. Aksi halde daha sonra sağlık açısından ciddi sorunlar doğurur. Son uzay araştırmaları bu kapsamda devam ediyor.

Uzaydan Gelen Radyo Dalgaları

Karl Guthe Jansky adlı bir mühendisin 1932 yılında tesadüfen bulduğu uzaydan gelen radyo dalgaları, sonraki senelerde radyoteleskopların oluşturulmasına zemin hazırlamıştır. Uzayın derinlikleri dinlenerek bu radyo dalgalarının esas nedenlerinin ulaşılmasına yol açmıştır. 2. Dünya Savaşı esnasında Almanlar tarafından geliştirilen V-1 ve V-2 füzeleri sonraki yıllarda uzayın keşfedilmesinde büyük bilgilere ulaşmasına yardımcı olmuştur. 1947 ve 1956 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri uzay ile ilgili çalışmalara hız verdi. Fakat bu dönemde yapılan uzay uçuşu denemeleri uzay aracının yörüngeye oturtulmasında başarılı olmadı. 1957 senesinde SSCB Vostok roketleri adlı uzay aracı ile “Sputnik” adlı ilk yapay uyduyu yörüngeye oturtarak uzay araştırmaları yarışında bir adım öne geçti.

Daha sonra uydulardan elde edilen veriler insanoğlunun hangi koşullarda uzayda yaşayabileceğinin ilk bilgileri oldu. Bununla birlikte “Uzay tıbbı” ortaya çıktı ve gelişti. Uzaya ilk seyahat eden insan da 12 Nisan 1961 yılında SSCB tarafından uzaya gönderilen Yuri Gagarin`dir. Bu uzay yarışında birçok ülke uzayı gözlemlemek, uzay boşluğunda insanoğlu için yerleşim yerleri aramak ve dünyadaki haberleşme iletişimini arttırmak için yörüngeye binlerce uydu yerleştirdi. 1969 senesinde ise Dünya uydusu Ay`ın ABD`li astronotlarca ziyaret edilmesi, uzay yolculuğunda en önemli adımlardan biri oldu. Günümüzde de uzayı keşfetme yarışı hız kesmeden devam etmektedir.

Uzay Boşluğunda Neler Var?

Uzayda neler var? Keşfedilen en belirgin gök cisimleri toz ve gaz bulutları, asteroidler, gezegenler, yıldızlar, kuyruklu yıldızlardır.

Yıldızlar

Yıldız daha çok hidrojen ve helyumdan oluşur. Uzayın karanlığında ışık saçan ve gökyüzünde bir nokta gibi görünen plazma küresidir. Dünyadan çıplak gözle görülen 6.000 civarında yıldız vardır. Dünya`ya en yakın yıldız ise Dünya`da yaşamın kaynağını oluşturan Güneş`tir.

Nebula

Nebula ya da toz ve gaz bulutu geniş bir alana yayılmış olan hidrojen, toz, iyonize gazlar ve helyumdan oluşan yapıdır. Bu toz ve gaz bulutları galaksilerin temel bileşenleri olup, yıldızlar arası boşlukta yıldızların yaydığı ışık ile görünür hale gelirler. Aslında her nebula yıldızların ölümü sonrası ortaya saçılan gazların oluşturduğu yapıdır. Yıldızlardan püskürtülen gazlar ile oluşur.

Asteroit

Asteroit  Güneş sistemi içerisinde bulunan ve gözle görülebilecek kadar büyüklükte olan taş ve gök cisimleridir. Asteroidlerin yörüngeleri genellikle Mars ve Jübiter gezegenleri arasındaki uzay boşluğu içinde yer alır.

Kuyruklu Yıldızlar

Güneş`e yakın geçerken ısınıp gaz açığa çıkaran küçük ve buzlu cisimlerdir. Aslında kuyruklu yıldızlar bir yıldız değildir. Su, kozmik gazlar ve donmuş gaz karışımından oluşurlar. Hareket halinde olan bu cisimler antik çağlardan beri biliniyor.

Galaksi

Kütle çekimi nedeni ile birbirine bağlı yıldızlardan, uzay boşluğunda bulunan plazma, toz ve gazdan oluşan yıldızlararası maddedir. Normal bir galaksi 1 Trilyona yakın yıldız içerir. Galaksi “Gökada” olarak da adlandırılır.

Göktaşı

Gezegenler arasında hareket eden ve bazı zamanlarda yeryüzüne de düşen katı uzay cisimleridir. Meteorit olarak da adlandırılır. Atmosfere sürtünerek geçince ışık saçar ve kayan yıldız gibi algılanır.

Gezegen

Gezegen (Planet) Güneş çevresinde kendi yörüngesini izleyerek hareket eden, ışığı olmayan ve Güneş ışığını yansıtan gökcisimleridir. Üzerinde yaşadığımız Dünya bir gezegendir.  Güneş sistemi içerisindeki en büyük gezegen Jübiter`dir.

Uzay Neden Karanlık?

Uzay neden karanlık? Sorusu birçoğumuzun aklına gelen bir sorudur. Özellikle gece boyunca gökyüzünün karanlık bir görüntü olması ilk olarak Güneş ışığının Dünya’nın karanlıkta kalan tarafına ulaşmamasına bağlanabilir. Fakat bu durum aslında çok daha komplekstir. Gece boyunca gökyüzünün karanlık olmasının nedeni yüzyıllar boyunca bilim insanlarını meşgul etmiştir. Ama bu sorunun cavabına ulaşmak ancak geçtiğimiz yüzyıldaki bazı bilimsel araştırmalar sonrasında mümkün oldu. İlk olarak Olbers paradoksu diye adlandırılan bu durumun nasıl çıktığına bir bakalım.

Işık uzayda nasıl yayılır? Gözlemlerin çoğu uzayın büyük bir alanının izotropik olduğunu ortaya çıkarır. Başka bir söylemle gökyüzünde nereye bakarsanız bakın homojen bir dağılım görülür. Eşit alanlarda neredeyse aynı sayıda yıldız, gökada vs. bulunur. Öyle ki hangi tarafa bakılırsa bakılsın, o taraftaki bir yıldızdan ışık gelir. Uzak olan yıldızlardan gelen ışık miktarı daha azdır. Fakat uzak mesafelerdeki yıldızlar yakınlardakilere göre daha çoktur.

Eğer Dünya’yı uzayda bir noktaymış gibi düşünürsek, Dünya’ya eşit uzaklıktaki noktalar bir kürenin yüzeyinde olacaktır. Kürenin kendi yüzey alanı, yarıçapının karesiyle doğru orantılı olduğundan dolayı Dünya’ya olan uzaklık 2 katına çıktığında o uzaklıkta bulunan yıldızların sayısı 4 katına çıkacaktır. Fakat yıldızlardan gelen ışığın miktarı ise aradaki uzaklığın karesi ile ters orantılıdır. Bu nedenle Dünya’ya farklı mesafelerden gelen ışık miktarı aynı olmalıdır. Fakat önceden evrenin sonsuz olduğu varsayılıyordu. Böylece bu varsayım bir paradoksa neden oluyordu.  O da şuydu: Herhangi uzaklıktaki bir yıldızlardan eşit miktarda ışık Dünya’ya kavuşuyorsa ve evren sonsuz ise gökyüzü gece boyunca da parlak olmalıydı.

Aslında uzay araştırmaları bize şunu gösteriyor. uzayın her yönünde Büyük Patlama’dan geriye kalan ışık vardır. Fakat evren genişlediği için, kozmik mikrodalga ışıması olarak isimlendirilen bu ışığın dalga boyu da uzamıştır. Çıplak insan gözüyle, ışık tayfının mikrodalga kısmında bulunan kozmik artalan mikrodalga ışıması algılanamaz. Bu da uzay neden siyahtır? Gibi soruların cevabını anlamamız için bilimsel bir araştırmadır.

Uzay hakkında bilim insanları birçok araştırma yapmaya devam ediyor. Uzay ajansları, ayrıca uzay teknolojileri, uluslararası uzay istasyonları, bununla birlikte uzay mühendisliği ve uzay madenciliği alanları hızla gelişiyor. Bu nedenle uzay nedir? sorusuna cevap aramak için gelecek yıllardaki keşifler büyük önem taşıyor.

Uzay araştırmaları adlı yazımızdan sonra Galaksiler hakkındaki içeriğimizi okuyabilirsiniz. Keyifli ve sağlıklı bir gün dileriz.

Kaynaklar:

12

KARINCA ISIRIĞININ KİMYASI

0
Photo by RYAN GARRETT
Okuma Süresi: 2 Dakika

Karınca hakkında bir araştırma… Daha önce sizi ısıran bir karıncanın gazabına uğradıysanız, bu kadar küçük bir şeyin insan derisine kolay bir şekilde hasar vermesine hayret etmiş olabilirsiniz. 

Bilim insanları karınca ve bazı küçük hayvanların delici ve keskin vücut kısımlarının çinko, manganez gibi metal bileşenlerden oluştuğunu ve bu kısımların sert ve dayanıklı hale geldiğini zaten biliyorlardı.

Eugene’deki Oregon Üniversitesi’nde fizikçi olan Robert Schofield ve meslektaşları , Atta sefalot adı verilen yaprak kesen karıncaların çenelerini kaplayan keskin “dişleri” incelemek için özel bir mikroskop kullandılar. Böylelikle dişlerin atomik yapısını ortaya çıkardılar. Ekip, çinko atomlarının tek bir diş boyunca parçalar halinde değil homojen bir şekilde dağıldığını buldu. Schofield`in söylediğine göre mineral parçaları keskin olabilmeyi sınırladığı için bu tekdüzelik, karıncaların çok daha ince ve keskin uzuvların geliştirmesine olanak tanıyor.

Karınca bıçağı

Ekip bununla birlikte, ağır element biyomateryalleri olarak bilinen bu metal içeren malzemelerin, diğerlerinin yanı sıra karınca dişlerinde, örümcek dişlerinde, akrep iğnelerinde ve deniz solucanı çenelerinde bir takım özelliklerini test etti. Ekip, bu yapıların dişlerde tipik olarak bulunan kalsiyum fosfat veya birçok eklembacaklı kabuğunda kalsiyum karbonat ve protein kitin kombinasyonu gibi biyomineralize malzemelerden daha sert ve hasara karşı daha dirençli olduğunu buldu. Schofield, metalle güçlendirilmiş gövde parçalarının “bir bıçakta veya iğnede istediğiniz türden özelliklere sahip olduğunu” söylüyor.

Ekip, A. cephalotes’in çinko ile aşılanmış dişlerinin, aksi halde yapacağı enerji ve kas kütlesinin yalnızca yüzde 60’ını kullanarak delinmesine ve kesilmesine izin verdiğini tahmin ediyor.

Karınca ve diğer küçük hayvanlar, bu keskin ve tam olarak yontulmuş uzuvları kullanarak, normalde ulaşamayacakları yiyecekleri elde etmelerine ve işlemelerine olanak sağlıyor. Ekip ayrıca, zırhın karıncaları diğer daha büyük karınca türleri ile yapılan kavgalarda ne kadar iyi koruduğunu da test etti. Bu araştırmacılar karıncalar arasındaki aşamalı savaşlarda bu mineral zırhı tek başına işçi karıncaların lehine çevirdiğini söylüyor. Zırh üretmemek için yetiştirilen karıncaların neredeyse tamamı asker karınca tarafından öldürülürken, zırhlı karıncaların büyük çoğunluğunun hayatta kaldığı görüldü. Karınca ve diğer böceklerden keşfedilecek daha çok şey var. 

Bir başka araştırma yazımız: Zeki kargalar

Kaynaklar: 1

BİLGİ FELSEFESİNDE PRAGMATİZM

0
Okuma Süresi: 2 Dakika

Pragmatizm, kavramını anlatabilmek için bu kavram sözlüklerde nasıl geçmiş önce ona bakalım.

“Bir ideoloji, teori ya da fikrin işlediği, işe yaradığı takdirde doğru olduğunu, bir
önermenin anlamının onu kabul etmenin yaratacağı farklılıklarda, yol açtığı pratik sonuçlarda
aranması gerektiğini öner süren düşünce akımı veya felsefe anlayışı.” (Cevizci, 2014: 359).


Prgamatizm için yararcılık da denmektedir. Pragmatizm William James ve John Dewey gibi
düşünürler tarafından geliştirilmiş bir kavramdır. Aslında anlatılmak istenen çok basittir.
Önermemizi savunma yolları doğru ise önerme doğrudur fakat tahminlerimiz doğru çıkmazsa
yani işimi kolaylaştıran bir sonuca ulaşamıyorsam önermem yanlıştır. Cevizci, kitabında basit
bir örnek ile bu konuyu anlatır; Karanlık bir odaya girildiği zaman ışığı yakmayı amaçlarsınız.
Bu amacı gerçekleştirmek için de elektrik düğmesinin yerini ararım bir tahminde bulunurum.
Eğer tahminim doğru ve ışığı yakabildiysem önerme doğru sayılmaktadır (Cevizci,2016: 144).

“Pragmatizm anlayışı burada şu şekilde akıl yürütür: Sahip olduğumuz inançlar,
kanaatler ya da bilgiler, açıktır ki, bütün faaliyetlerimizi etkiler, onlara yön verir.
Bilgimizin eylemlerimiz üzerindeki bu etkisi, eylemi başarılı bir eylem haline
getiriyor, onu amacına eriştiriyorsa, önerme ya da bilgi doğrudur.” (Cevizci,2016: 144).

Pragmatik Doğruluk Kuramı

Pragmatistlerin asıl ilgilendikleri şey pragmatik doğruluk kuramıdır. Doğruluk kavramı
felsefe tarihi açısından çözülmesi en zor problemlerden biri olmuştur, kesin bir cevabı
bulunmamaktadır. Bu sebeple de pragmatistler doğruluğa dair yeni teori önermişlerdir. (Türer,
2009: 176)

“Önerilen bu teori, şüphesiz pragmatizmin en incelikli biçimde düzenlenişidir.
Eğer pragmatizm bakışımızı “ilk şeylerden, prensiplerden, ‘kategorilerden’,
varsayılan zorunluluklardan çevirip son şeylere, ürünlere, sonuçlara, olgulara
bakmak” ise, bu yöntemi doğruluk sorununa uygulamak en ileri, hatta son
adımdır.” (Türer, 2009: 176)

Pragmatisler, bizler her ne kadar doğruluğu ortaya çıkartamasak da onlar doğruluğun bir
şekilde deneyimlenebileceğine inanmaktadırlar. Biz insanlara göre doğruluk yoksa akıl
yürütme de saçma ve anlamsız olacaktır. Bizler için teorik bilgiler, pratik bilgilerden önce
gelmektedir. Pragmatistler teorik bilgi diye bildiğimiz bilgilerin insani tezatlardan oluştuğunu
ortaya koymuştur (Türer, 2009: 178).

“Bu ilişkide şeyleri birbirine tatminkâr bir şekilde bağlayan, güvenle çalışan, meseleleri
basitleştiren ve kolaylıkla bizi tecrübemizin bir parçasından öbür parçasına taşıyabilecek
herhangi bir fikrin doğruluğu, deneysel olarak doğrulanmasına bağlıdır. Çünkü deneysel
doğrulama olmaksızın ya da kavramları tecrübenin kontrolüne vermeksizin sadece zihni
bir tutarlılık bizi hipotez âleminden öteye götürmez. Oysa doğruluk mantıksal değere
sahiptir. Bunun anlamı, bir şeyin doğru olmasının, onun teste tabi olması ve uygulana testten geçmesiyle doğrulanacağıdır. Bu yüzden, pragmatistler bir iddianın doğruluğunun,
onun doğrulama sürecine dayandığını düşünürler.” (Türer, 2009: 179)

Pragmatistler, bir inancın doğru olduğunu kabul ettiğimizde, bu inancın başka birinin
hayatında da bir fark yaratacağını ileri sürmüşlerdir. Bu sebeple doğru olduğuna inandığımız
fikirler bizim doğru olduğuna inandığımız ve geçerli olduğunu gösterebildiğimiz fikirlerdir,
yanlış kabul ettiğimiz fikirler ise bizim doğru kabul etmediğimiz ve doğrulayamadığımız
fikirlerdir. Doğru kabul ettiklerimiz pratik fikirler kabul edilmektedir (Türer, 2009: 180).

“Pragmatistler, bir fikir, hayatımız için faydalı olduğu müddetçe “doğrudur”’
dediklerinde, pek çok kimse bunu garip bulur. Oysa bir şey faydalı olduğu nispette iyidir
düşüncesi herkes tarafından memnuniyetle kabul edilir. Doğru bir fikrin yardımıyla
yapılan şeyler iyi ise, fikrin kendisinin de o nispette “iyi” olduğunu söylemekte bir
mahzur yoktur, çünkü o fikre sahip olmak bizi daha iyi bir duruma getirmektedir. O halde
fikirlerin bu yüzden “doğru” olduklarını söylemek, “doğruluk” kelimesinin bir iyilik türü
olduğunu ve zannedildiğinin aksine iyiden ayrı bir kategori olmayıp “iyi” ile koordineli
bir şekilde işlediğini söylemektir.” (Türer, 2009: 180)

Sonuç olarak pragmatistler, doğruluk kavramını eleştirmişlerdir ve yeni bir kuram
geliştirmişlerdir. Pragmatizmin asıl amacı verilen örneklerden de anlaşıldığı kadarı ile yarar
sağlayan bilgilerin tümüdür. Pragmatizme göre bize kolaylık sağlayan fayda sağlayan fikirleri
doğru olarak kabul edebiliriz, bize yanlış gelen fikirleri de doğru olarak kabul etmeyebiliriz.
Bunun bu şekilde olmasının sebebi, doğruluk kavramının nasıl anlaşılması gerektiğinin
bilinmemesinden kaynaklanıyor olabilir. Doğruluk kavramından ne anladığımız ile alakalıdır.
Bu fikir her an değişebilecek bir fikir olmuştur.

Yazar: İrem SUNMAN

KAYNAKÇA:

Cevizci, Ahmet. Felsefeye Giriş. İstanbul: Say Yayınları, 2016.


Cevizci, Ahmet. Pragmatizm. “Felsefe Sözlüğü”. 359. İstanbul: Say Yayınları,2014.


Türer, Celal. “Pragmatizm’in Doğruluk Evi”. Bilimname XVII 2 (2009): 165-185.

Bu yazımızdan sonra Akıl nedir? adlı yazımıza göz atın. Sağlıklı günler dileriz.

OKUL ORYANTASYONU YAKLAŞIMLARI

0
Okuma Süresi: 4 Dakika

Okul oryantasyonu nedir? Okul oryantasyonu son derece önemli bir eğitim yöntemidir. okul çağındaki bireyin yaşama dair ihtiyaçları anlamasına imkan sağlar. Bu süreç bir pusula gibi bireyin farkındalığını arttırır ve yeteneklerini geliştirir. Okullarda oryantasyon eğitimi zorlukların üstesinden gelmek, bireyin kendisini ve çevresini anlayarak yetkinliklerini geliştirmesine olanak sağlar. Başarılı bireylerin yetişmesi için oldukça önemli bir adaptasyon sürecidir.

Özellikle okul öncesi oryantasyon programı ve oryantasyon etkinlikleri hakkında bilgi edinmek, doğru bir başlangıç için önemli bir adım olacaktır. Okullarda oryantasyon eğitimi verilmesi de bireyi geleceğe hazırlamak için önemli bir etkendir.

Okul Rehberliği

Okul rehberliğinin esas amacı bireyi çevreye adapte etmek, kişinin potansiyelini ortaya çıkarmak ve kişiyi becerileri, yetkinlikleri doğrultusunda doğru bir biçimde yönlendirmektir. Oryantasyon, hayatın her döneminde bireyi doğru yönlendirmek için farklı metodlarla uygulanır. Yani okul hayatı, sosyal hayat, iş hayatı gibi bir çok alanda bu metodlar bireyi bulunduğu ortama ve geleceğe hazırlar. Bilgi, biçimlendirme ve rehberlik (Danışmanlık) aşamaları oryantasyon sürecine katkı sağlar.

Okul hayatına başlarken herhangi bir çocuğun yaşayacağı ilk deneyimlerin, onun sonraki yaşamında hiç şüphesiz büyük önemi olacaktır. Bu nedenle okul yaşamında atılan ilk adımlar doğru ve sağlam atılmazsa; o çocukta ilk günlerden başlayarak amaçsızlık, boşluk, kaygı, korku ve tedirginlik duyguları gelişir.

Bu süreçte çocuğun okula adaptasyonunun sağlanması için yapılacaklar listesinin başında okul oryantasyonu çalışmaları yer almaktadır.

Anlam itibariyle okul oryantasyonu; yönlendirme ve rehberlik etme anlamını içermektedir. Okul oryantasyonu; okula giden çocuğun içinde yer aldığı durumları ve yeni ortamını tanımasını sağlar. Bu durumlara alışması ve olağan şartları, mevcut ortamı kabullenebilmesi için okulu, yakın çevreyi, karşılaşabileceği uyarıcıları anlamaya, tanımaya dair gerçekleşecek çalışmaları içerir. Okulun ilk günlerinde hem  ebeveynler hem de çocuk farklı duygular barındırır. Çocuk içine gireceği yeni ortama karşı tedirgin ve kaygılı, anne baba ise meraklı ve endişeli haller içinde olur.

Çocuğun Sosyal Ortamı

Bireylerin evden sonraki sosyal ortamı okuldur. Yani bir nevi keşfedilmeyi bekleyen devasa bir okyanustur. Bu keşfin eğlenceli, öğretici ve renkli gerçekleşmesi tabi ki istenen ve beklenen olandır. Çocukların kendi evlerinin dışında da öğretici ve eğlenceli bir dünya olduğunu görmesi ve benimsemesi keşif sürecine oldukça önemli katkı sunar. Çocuklar böylelikle çok da kurallar yönünden katı olmayan ve rahat bir ortamdan ciddi kurallar içeren bir ortama girer. Bundan sonraki süreçte evdeki oryantasyon da okul oryantasyonu ve ortamına paralel olmalıdır. Anne baba ev ortamında; beslenme, uyku ve diğer sorumlulukların yerine getirilmesi gibi yönlendirmeler yaparak, kuralların hayata kolaylık amacıyla olduğunu çocuğa fark ettirmelidir.

Ebeveynler ev ve okul oryantasyonu sürecinde; sakin, sabırlı, kararlı ve öğretmenle iş birliği içinde olursa çocuğun okul oryantasonyonu daha kolay olur. Evdeyken yapılan sohbet ve konuşmalarda okulla ilgili olumlu sohbetlerin olumlu olması, çocuğun okula karşı sempatisini arttırır ve okula karşı olumlu davranışlar sergiler. Tüm bu yapılanlar okul oryantasyonu sürecinin çocuklar için birer parçasıdır.

Okul Oryantasyonu ve Sosyal İletişim

Çocuk derslerinde başarılı olsa bile sosyal iletişim becerisinde eksikler olabilir. Bunun temel nedenlerinden biri de sağlam bir okul oryantasyonu çalışması olmadan okul ortamına dahil olmasıdır. Ülkemizde okula yeni başlayan 1. Sınıf öğrencilerinin bir hafta önceden okula gönderilerek eğitim ve öğretime adaptasyonu bu süreci kolaylaştırmaktadır. Yapılan bu hazırlıklarla adaptasyon süreci daha verimli olmaktadır. Özellikle üst sınıflar okula henüz gelmeden, öteki sınıfların muhtemel olumsuz davranışlarıyla çocuklar karşılaşmadan, kalabalığın içerisinde kaybolmadan okulu benimsemeleri ve tanımaları gerçekleşmektedir. Bu davranış çocuklarda kendilerini değerli hissetmeleri yönünden de başarı sağlamıştır.

Farklı Uygulamalar

Mesela yurt dışındaki okullarda çoğunlukla uygulanan başka bir okul oryantasyonu yöntemi de; çocuk okula henüz başlamadan gideceği okuldaki öğretmeninden eve gelen mektuptur. Çocuk ilk öğretmeni tarafından gönderilen mektupla beraber, öğretmeniyle ilk iletişimini kurar ve bu durumda okulu ve öğretmeni ile ilgili ilk izlenimine sahip olur. Bir başka çalışma örneği de;  öğretmenin öğrencilerinin evlerine yaptığı ziyaretlerdir. Bu yaklaşım öğrenci ve veliyi daha yakından tanıma imkanı kazandırır. Ayrıca öğretmenin bu davranışı işbirliği kazanımını arttırır ve okul oryantasyonuna katkı sunar.

Ayrıca Okul oryantasyonu sürecine katılan her çocuk ötekinden farklı kişisel özelliklere sahiptir. Bu sürece başlayan her çocukla ilgili öğretmenin bilgi sahibi olması, onlara öğrenme adımlarını atacakları bu önemli yolda çok değerli kazanımlar sağlayacaktır. Öğretmenin çocuklar hakkında bilgi sahibi olması ilk etapta basit birkaç hazırlıkla kolaylaşmış olur. Hazırlananan bilgi formları bu duruma yardımcı olur. Çocuğun mevcut hastalıkları, hobileri, fobileri, nelerden keyif aldıkları ve mutlu oldukları, kaygılar, korkular, endişeler ve beklentiler konusunda bilgi içeren ön formlar oryantasyon açısından fevkalade önemlidir. Çünkü öğretmen daha okul hayatına ilk adımı atan çocukların bu özelliklerini bilmeden onlara sadece bir şey öğretme davranışı sergilerse, okul oryantasyonu süreci hayli uzar.

İyi Bir Okul Oryantasyonu Süreci İçin Neler Olmalı?

  • Eğitim alacağı ortamın çocuğun fiziksel özellikleri doğrultusunda hazırlanması
  • Uygulanacak olan programın önceden belirlenmesi
  • Okulun kısaca tarihçesinin aktarılması
  • Okulun fiziki tanıtımı yapılmalı, okul çevresi ve okul binası gezdirilmesi
  • Okul programının süreci ve işleyişi ile ilgili bilgilendirmenin yapılması
  • Okul dışında kültürel ve sosyal etkinlikler hakkında bilgi verilmesi

Etkili Örnekler

Bu yaklaşımlar okul oryantasyonu sürecine başarı katacaktır. Yapılabilecek etkili oryantasyon örnekleri ise şöyle;

  • Okuldaki ilk gün faaliyet ve etkinliklerin keyifli bir sunumla aktarılması
  • Çocukların küçük fakat anlamlı hediyelerle karşılanması
  • Tanışma oyunlarının kullanılması
  • Kuralların oyunlaştırılarak tanıtılması
  • Çocuğun temel ihtiyaçlarının okulda nasıl karşılayacağının öğretilmesi ( Dinlenme, beslenme, tuvalet gibi)
  • Okula çocuğun en sevdiği oyuncağının getirilmesine müsade edilmesi
  • Yapılan genel konuşmalarda ve karşılıklı konuşmalarda olumlu sözcüklerin kullanılması
  • Çocuğun sıkılmayacağı ve yorulmayacağı etkinliklere yer verilmesi
  • Sınıfta aile bireylerinin resimlerinin olduğu bir pano oluşturmak (böylelikle çocuk ailesini yanında hissedecek ve sınıf ortamına pozitif bakacaktır)
  • Her çocuk için sınıf içerisinde yetiştirebileceği bir çiçeğin olması, onların bakımını üstlenerek aidiyet duygusu geliştirecektir
  • Sınıfın dış dünyaya çok fazla kapalı olmaması

Okul oryantasyonu çalışmalarının başarı sağlaması için olması gereken kriterler;

Oryantasyonun süreklilik göstermesi.

Öğrenme süreci gözlem niteliğine dayalı  olmalı ve ölçülmeli.

Oryantasyonun sonunda çocukların başarısı takdir edilmeli.

Keşfetmenin ise bir ödül olduğunu göstermek ve çocuklara hissettirmek oryantasyon için olması gereken kriterlerdendir.

Velilerin Sürece Katkısı

Bütün bu çalışmaların içerisinde velilere yönelik yapılacak olan oryantasyon çalışmalarının da önemli bir yeri vardır. Bu süreç çocukların oryantasyon süreci ile aynı zamanda olmalıdır. Ailelerin; öğretmen, program ve okul hakkında bilgilendirilmeleri gereklidir. Velilere bu önemli süreçte nelerin beklendiğinin net bir biçimde aktarılması önemlidir. Bu süreçte aynı zamanda rehberlik hizmetlerinin önemi gözardı edilmemelidir. Rehber öğretmenle beraber koordineli çalışmak ve sürece mutlaka rehber öğretmeni dahil etmek ve ondan destek almak gereklidir. Çok boyutlar içeren bu okul oryantasyonu, iş birliği ile başarılı bir şekilde sonuçlanır. Verimli olan ve hedeflerin başarıyla gerçekleştirildiği bir okul oryantasyonundan sonra; çocukların okul ortamında gerek sosyal, gerekse de akademik başarıyı yakalayıp mutlu bir birey olarak eğitim-öğretim sürecine adım atması sağlanır.

Kaynaklar:

12

Keyifli ve sağlıklı bir gün dileriz.

GÖBEKLİTEPE: YENİDEN KEŞİF

2
Okuma Süresi: 2 Dakika

Göbeklitepe … Bulunmasıyla birlikte bütün insanlık tarihi algısını baştan yaratan ve hakkında onlarca sansasyonel iddiayı gündeme getiren yapı. Klaus Schmidt’in kitabında yazdığı gibi ‘Göbeklitepe’yi bulmak bir yeniden keşifti. Öyle bir yapı ki Göbeklitepe`nin tam olarak ne amaçla yapıldığı günümüzde bile bilinmiyor. Bir tapınak mı, yerleşim yeri mi yoksa sadece öylesine yapılmış devasa T sütunlardan oluşan bir yapı mı? Hiçbir kesin bilgi yok ortada. Ama çoğu bilim insanının düşündüğü ortak yönler tabii ki var. Özellikle sosyal dayanışma ve gruplar halinde yapının kurulmuş olduğu fikrine neredeyse herkes katılıyor. Çünkü onlarca dev taş bloktan oluşan bu enteresan yapı yine onlarca belki yüzlerce insanın harcamış olduğu güç ve dayanışma sonucuyla ortaya çıkmış olabilirdi.

Tasvirler

Göbeklitepe alanında Büyük taş blokların üzerinde bugün yapılan bazı eserlerden çok daha ayrıntılı kabartmalı tasvirler bulunmaktaydı. Bunların neredeyse hepsi hayvan figürlerinden oluşuyordu. Yabani domuz, öküz, yılan, karga vb. hayvanlardan oluşan bu kabartmalardan bazıları detaylı el işçiliği ile yapılmışlardı. Peki bu kabartmalar hangi amaçla oraya yapılmışlardı? Süs olsun diye miydi ya da dini figürler miydi? Yoksa sözde Göbeklitepe’yi mi koruyorlardı? Bunların hepsi hala bir soru işareti olarak durmakta. Bu kabartmaların anlamını yine bu yapıyı yapan dönemin insanları biliyor. Belki yakın gelecekte ya da çok daha uzun bir süre sonra biz öğrenmiş olacağız. Ama görünen o ki sabretmeliyiz.

İnsanlık Tarihi Açısından Önemi

Göbeklitepe bulunana kadar insanların bu tarz bir yapı yapabilmelerine imkansız gözüyle bakılıyordu. Çünkü Göbeklitepe’nin yapıldığı dönemde insanların birkaç kişilik gruplar halinde avcı-toplayıcılık yaparak geçindikleri düşünülüyordu. Göbeklitepe gibi devasa dikili taş bloklardan oluşan ve geniş bir alana yayılan yapıyı birkaç kişilik grupların yapması imkansızdı. Böyle bir yapıyı ancak onlarca hatta yüzlerce kişi bir sistem ve dayanışma içinde yapmış olabilirdi. Bir insandan çok daha uzun ve ağır olan bu taşları günümüzde bile vinç gibi araçlarla kaldırırken o dönemin insanları bunu nasıl başarmışlardı? İyi birer pratik zekaya mı sahiptiler, ortak bir uğurda kümeleşip mantıklı çözümler mi üretmişlerdi? Ne yazık ki Göbeklitepe hakkında oluşan onlarca soru işareti gibi bu da bir soru işaretidir. Ama şu kesindir: Bu insanlar ortak bir amaç için birlik olmayı başarmışlardır. Bu yapım süresiyle de sınırlı kalmış olabilir ötesine de geçmiş olabilir. Henüz kesin bir bilgimiz yok.

Nasıl Yapılmış Olabilir?

Dikkat ettiyseniz ‘Olabilir’ ifadesini kullanıyorum. Çünkü elimizde kesin bir kanıt bu konuda da yok. Yukarıda belittiğimiz gibi bu yapının yüzlerce kişi tarafından yapılmış olması ihtimal dahilinde.

Araştırmacıların çoğu bu yapının avcı-toplayıcıların ortak çalışması ile ortaya çıktığını düşünüyor. ‘Nasıl yapılmış olabilir?’ sorusuna gelirsek… Böyle bir yapı oldukça fazla insan gücü ve zaman gerektiriyor. O günün şartlarını ele alırsak ilkel aletlerle bu yapılanma işinin yavaş ilerleme kaydettiğini tahmin edebiliriz. İnsan gücünü ayakta tutabilmek için durmadan buraya bir besin akışı
olması gerekiyor. Bunun için muhtemelen avlanan ve yemek yapan bir grubun da olduğunu düşünebiliriz. Devasa taşları taşımak zor olacağından işçilerin vardiyalı çalışmış olabileceği de ihtimaller arasında.

Taşlar Neden -T- Biçimliler?

Bu konu için ortaya atılan fikirler kısıtlıdır. Bazı araştırmacılar bunun şans eseri olduğunu yani yapan kişilerin bunu istemsiz olarak yaptığını, bazıları bunların insan figürü olduğunu, geriye kalanlar ise her birinin ilahi bir sembol olduğunu dile getirir.

Bilime Katkısı

Bu alan birçok bilim dalına olanak sağlamıştır. Başta arkeoloji olmak üzere, antropoloji, litoloji, astronomi (taşların dizilişinin gökteki belirli yıldızlara denk geldiğini düşünmüşlerdir.) gibi bilimlere faydası dokunmuştur. Ülkemize yurt dışından bilim insanları gelmiş ve Göbeklitepe için çalışmalar yürütmüşlerdir. Bu alan hem insanlığın geçmişe olan bakış açısını değiştirmiş hem de kamuoyunda heyecan yaratmayı başarmıştır.

Kaynaklar:

Klaus Schmidt: Taş Çağı Avcılarının Gizemli Kutsal Alanı: Göbeklitepe

Yazar: Mehmet Enes AKTAŞ

ÇOCUKLARI TELEVİZYONDAN UZAK TUTUN

0
Okuma Süresi: 2 Dakika

Geçtiğimiz yıllarda Fransa’ya bir yasak getirildi. Fransa’da Medya Yüksek
Konseyi tarafından bir karar alındı. Bu karara göre 0-3 yaşları arasında
olan çocukların televizyon izlemesi yasaklandı. Ancak bu yasak sadece
yetişkinlerin izlediği televizyon kanallarını kapsamıyordu. Aynı zamanda
çocuklar ve bebekler için yayın yapan kanallar da bu yasağa dahildiler.
Çünkü televizyon yasağı televizyonun içeriğinden çok, kullanım şeklinden
dolayı getirilmişti.

Zeka Gelişimine Olumsuz Etki


Konu hakkında uzman insanlar, küçük yaşta televizyon izlemenin çocukların
zekâ gelişimini olumsuz yönde etkilediği düşüncesindeler. Çocuk beyni, 0-3
yaşları arasında saniyede 30 milyon sinaps oluşturmaktadır. Çevreye
adaptasyonunda 30 milyon sinaps kayıt yapar. Günümüzde hiçbir kayıt cihazı
saniyede 30 milyon sinaps kayıt yapamamaktadır. Böyle bir hafızaya sahip
olan çocuk beyni, televizyonda hızla geçen görüntü ve sesleri tek tek kayıt
altına alır. Bu durumda televizyonda neler izlediği çok önem arz ediyor.
Ayrıca çocuk beyni 5 duyusuyla algılayarak kodlama yapar. Televizyon ise
sadece 2 duyu organını çalıştırırken diğer 3 duyu organını çalıştırmayarak
köreltmektedir. Uzmanlar bu durumu belirterek özellikle 0-3 yaş arası
çocuklara dikkat edilmesi gerektiğini söylüyorlar.


Televizyon sadece mesaj veriyor. Çocuk sadece televizyonda var olan
görüntü ve sesi algılıyor ve onları kafasında birleştiriyor. Ancak o
yaşlarda konuşmayı yeni yeni öğrenmesi gereken çocuk konuşmuyor, sadece
dinliyor. Eşyaların şekillerini görüp algılıyor ancak onların dokusu
hakkında bir fikir sahibi olamıyor. Bunun yerine bunu düşünerek kafa
karışıklığı ile karşı karşıya kalıyor.


Çocuğun öğrenmesi ve etkileşim içerisine girmesi için var olan 5 duyusunu
da beraber kullanıp, her birinden aldığı bilgileri bir bütün olarak
algılayıp öğrenmesi gerekir. Bunlardan bir tanesi dahi eksik kalınca
çocuğun zekâ gelişiminde de eksiklikler görülmektedir.
O yaşlarda yaşıtları ile sürekli etkileşim içerisinde olup onlarla sürekli


olarak iletişim halinde olup sosyalleşmesi gereken çocuk tek başına
televizyon karşısında bırakıldığında sosyal yaşamı da yok olmaya başlıyor.
Televizyon ile beraber gününü geçiren ve televizyon ile büyüyen çocuk artık
başka bir şeye ihtiyaç duymuyor. İnsanlardan uzak yaşamaya alışıyor ve
artık insanlardan korkar duruma geliyor. Böylelikle çocukta küçük yaşlarda
sosyal fobi oluşmaya başlıyor. Ayrıca öğrenmenin tavan yaptığı dönemlerde
hayatın gerçek görüntüleri ve gerçeklikleri değil de kurgular ve
animasyonlar ile büyüyen çocuğun zekâsı da kurgu içerine uygun olarak
gelişir. Yani normal hayatta işlevi olmayan bir hale bürünür.

Televizyon Kalsın, Baba Gitsin

Amerika Birleşik Devletleri’nde bir grup çocuğa bir soru soruluyor.
‘Babanızın mı bu evden gitmesini istersiniz yoksa televizyonun mu gitmesini
istersiniz?’ sorusu soruluyor. Çocukların 70% i “Televizyon kalsın, baba
gitsin” cevabını veriyorlar. Bu da Amerika da çocukların yüksek oranda
televizyona maruz kaldıklarını ve televizyonun ne derece etkili olduğunu
göstermektedir.

Sağlıklı ve keyifli günler dileriz.

Psikoloji Okulu İncelemeleri

0
Okuma Süresi: 3 Dakika

Psikoloji okulu temelleri. Psikolojiye yön veren temel öğretiler psikoloji okulu statüsünde günümüze kadar geldi.

Psikoloji okulu bünyesinde birçok teori hızla ortaya çıkmaya başladı ve etkileri bugüne kadar devam ediyor. Bazı psikologlar psikolojinin tam da psikolojik görme ve duyma eylemi ile ilgili olduğunu ve bu eylemden ayırt edilmesi gerektiğini savundu. Bu yaklaşıma eylem psikolojisi denir.Ehrenfels ve Meinong (1859-1932) gibi temsili üretim teorisini ve daha fazla morfolojiyi savunan insanlar var. Bunt’un öğrencileri olan ancak kendi yöntemleriyle deneysel düşünme çalışmaları yürüten Wurzburg Curpe Okulu var.

Aynı zamanda psikoloji okulu içerisinde bilinci analitik olarak inceleyen Bunt’un psikolojisine karşı çıkan ve bilincin akışının kendisinin zihinsel bir gerçeklik olduğu ve biyolojik bir işlev olarak görüldüğü James’in psikolojisi ortaya çıktı. Bu durum Dewey, Angel JW Angell (1869-1949) ve diğerleri tarafından devralındı ​​ve işlevselci psikoloji haline geldi. Ancak, 1910’larda Watson’ın davranış psikolojisi, bilinci tamamen ortadan kaldıran bu gelenekten çıktı. Psikolojinin saf bir bilim olması için, öznel bilinç fenomenine değil, yalnızca nesnel olarak gözlemlenebilen davranışlara odaklanması gerektiğini savundu. Etki biriminin tepki ve en basitinin refleks olduğunu düşünürsek, Pavlov’un şartlandırılmış refleksoloji yöntemini ve hayvanların ve insanların davranışlarını kontrol etmek için mekanik olarak birleştirilmiş uyarıcı (S) ve reaksiyonu (R) benimsendi. Bu psikolojik kavrama “bilinçdışı psikoloji” denmesinin nedeni budur.

Psikoloji Okulu Temelleri

Bu süreçle beraber psikoloji okulu daha farklı psikolojik alanları da incelemeye başladı. Almanya’da yeni bir psikoloji ortaya çıktı. Gestalt (morfoloji) psikolojisi. Weltheimer, Koehler, Kofka vb. Tarafından temsil edildi. Psikolojik fenomenlerin özellikleri, öğeler kümesi (elementlerin reddi) tarafından belirlenmez, daha ziyade parçaların özellikleri bütünün (katkı maddesi olmayan) özelliklerine göre belirlenir. Buna göre bu parçaların özellikleri değişse bile, bütünün özellikleri korunur. Uyaranlar ve duyumlar (sabit varsayımların reddi) arasında bire bir ilişki olmadığı ve translokasyon olasılığı (geçiş potansiyeli) gibi genel özelliklere odaklanıldı. Bu şekilde, mekanik ilişki teorisinin reddi, dinamik teoriye ve alanlar teorisine odaklanıldı. Koehler ise Gestalt’ın bu tür psikolojik fenomenlerde beyindeki elektrofizyolojik olayların (fiziksel Gestalt) genel özelliklerine karşılık geldiğini savundu. Bununla birlikte, aynı düşünceden gelen Levin, bu teoriye katılmadı. Ancak alan teorisini ve dinamik teorisini benzersiz bir şekilde geliştirdi. Algısal fenomenlerdeki değişim yasasını değişen koşullarla analitik yöntemler kullanmadan açıklığa kavuşturmaya çalışan bir psikoloji okulu için deneysel fenomenoloji üreten Rubin E.Rubin (1886- 1951) ve Katz`tır.

Öte yandan Watson’un aktivizmi, o zamandan beri çeşitli yeni değişikliklere uğradı. Tallman, davranışın uyaran ve tepki arasındaki basit bağlantı ile açıklanamayacağını ve canlı bedenin koşullarının dikkate alınması gerektiğini savundu. Uyaran bağımsız değişken ve yanıt bağımlı değişken olduğunda, ikisini aracılar olarak (bazen varsayımsal yapılar olarak adlandırılır) ilişkilendirir.

Watson’ın dediği gibi, “Fiziksel ve fizyolojik özellikler mekanik veya temel değil, amaçlı ve bütünseldir.” Ayrıca aracı değişken olarak gereksinimlere ek olarak bilişsel ve diğer bilinçli psikolojik kavramlar da kullanılmaktadır. Hull ise canlı vücut değişkenlerini aracı olarak kullanır. Ancak Hull, takviyeyi merkezi bir ilke olarak kullanır. Bununla ilgili aracıları bulur ve bunu alışkanlık yoğunluğu veya reaksiyon potansiyeli gibi nötr varsayımsal bir yapıda ifade eder. Küçük bir aralık olmasına rağmen, davranış için kesin bir işlevsel formül türetir. Öte yandan Skinner, aracı değişkenleri dikkate almadan edimsel davranışı (canlı organizmaların istemli aktif davranışı) koşullandırma yöntemini, yani işlemsel koşullanmayı kullanır ve çok çeşitli güçlendirme programları ile deneysel davranış analizi yürütür. Bu yaklaşım sadece temel araştırmalar üzerinde değil, aynı zamanda öğretim yöntemleri ve psikoterapi üzerinde de büyük bir etkiye sahiptir. 

Psikoloji Okulu ve İstatistiksel Yöntemler

Bunun dışında psikoloji okulu bünyesinde bireysel farklılıklarla ilgili çalışmalar aktif olarak psikolojik testlerle yürütülmüştür. İngiltere`de Golton tarafından başlatılan istatistiksel yöntemler, bir popülasyon içindeki bireysel farklılıkları analiz etmek için psikolojiye tanıtıldı ve bu da faktör analizi yöntemlerinin geliştirilmesine yol açtı. Vinetes’in Fransa’da ortaya çıkardığı zeka testi, işlevselci psikologlar tarafından kabul edildi ve zenginleştirildi. Böylelikle kişilik araştırmalarının psikolojik testlerle hızlı gelişimi gözlendi.

Bu tür nicel çalışmaların aksine, kişiliğin dinamik yapısını benzersiz bir yöntemle açıklığa kavuşturmaya çalışan farklı psikoloji okulu bünyelerinde Freud ile başlayan bir psikanaliz akışı vardır. Freud’un teorisi bazı psikologlar tarafından tuhaf bir psikopatoloji olarak adlandırılsa da, bilinçdışının varlığını vurgulaması ve zihinsel fenomeni dürtüye bağlı güç çatışması olarak görmesi nedeniyle insan anlayışına derin bir bakış içerir. 

Yukarıda bahsedilenlere ek olarak ele alınması gereken psikoloji okulu içerisinde birçok teori ve araştırma alanı var. Örneğin, İsviçreli psikolog Piaget’in gelişimsel bilişsel teorisi, gelişim psikolojisine önemli bir katkı yaptı. Buna ek olarak, son zamanlarda hızla gelişen bilişsel psikoloji, içsel zihinsel etkinliği deneysel ve nesnel olarak insan bilgi işleme bakış açısından açıklamaya çalıştığı için geleneksel bilişsel teoriden farklıdır. Bu alan psikoloji okulu bünyesindeki araştırmaların gelecekte daha aktif hale geleceği bir alandır.

1

Sağlıklı ve keyifli bir gün dileriz.

Gaslighting nedir? GÜCÜ KÖTÜYE KULLANMAK

0
Okuma Süresi: 3 Dakika

Gaslighting nedir? Gaslighting, gaz lambası tekniği (ışığı) anlamına gelen bu terim bir psikolojik taciz ve manipülasyon yöntemi olarak adlandırılır.

Gasligthing insanlarda nasıl bir psikolojik etki bırakmaktadır? Terimin psikoloji ile bağlantısı nereden geliyor? Bu soruların cevaplarını detayları ile ele alalım.

Yaşamınızdaki zararlı kişiler sizi çaktırmadan istismar ediyor, sizden faydalanıyor ve sizi doğru düşüncelerden alıkoyuyor olabilir. Bir sanrı hali yaşatıp bu sanrının içinde kaybolmanızı ve iplerin kendi elinde olduğunu size inandırmaya çalışıyor olabilir. Gizliden gizliye Bilişsel şüphe tohumları serpiştirerek dizginleri elinde tutmaya çalışan insanlar olabilir.

Işıklar gerçekten yavaş yavaş sönüyor mu? Yoksa zihnimizde bir sorun mu var?

ŞÜPHE UYANDIRMA

Gaslighting kavramı gaz lambası, ışığı (Gas light) 1938 yılında sergilenmiş bir oyundan gelmektedir. Erkek oyuncu eşine psikolojik bir manipülasyon ile onun deli olduğunu ikna etmeye çalışmaktadır. Gaz lambasını zamanla kısarak eşinin aslında gaz lambasının ışığının azalmadığını ikna çabasını ifade eder. Kadın bu duruma inanır ve gaz lambası manipülasyonu ile ortaya gasligting sendromu adlı bir psikolojik davranış biçimi çıkar.

Gaslighting nedir? sorusunu cevaplamaya devam edelim. Kişinin kendi algısını, hafızasını, düşüncesini sorgulamaya iten kötü bir yönlendirme biçimidir. Kalıcı bir inkar, şüphe uyandırma, yalan ve çelişkilerle artarak devam eden baskılama süreçleri ile insanlarda tersine bir algısal durum oluşur. Fark edilmesi mağdur tarafından güçtür. Bu nedenle kurban, kendine böyle bir davranış sergilendiğini fark edemez, anlayamaz ve karşı tarafa inanmaya başlar.

Esas olarak gaslighting yönteminin amacı; gerçekleşmiş olan bir olayın ikinci defa düşünülmesine zorlayarak, küçümsenen duyguların normal mi yoksa anormal mi tepki verip vermediğinin öğrenilme biçimidir. Kurbanın zihnine sahte anılar yerleştirmek istenir.

Gaslighting nedir? cevabından sonra bir de gaslighting nasıl uygulanır? Sorusunu cevaplayalım. Gasligting örnekleri ve manipüle sürecine bakalım. Bu durum üç aşamalı bir manipüle etme süreci oluşturur.

İDEAL BİREY EVRESİ

İlişkilerde dominant olan birey karşı tarafın algısında onun ideal bir birey olduğu izlenimi yaratır. Yani baskın olan taraf karşı tarafın ideal bir birey olduğunu gösterip manipüle ederek, kendisini karşı tarafa hayran olmuş gibi gösterir. Böylelikle bu aşamada gaslighting belirtileri sürecine başlar. Aynı zamanda diğer bireyde de öteki tarafa karşı yoğun bir hayranlık oluşur. Bu durum aynı zamanda bir Stockholm sendromu evresidir.

DEĞERSİZLEŞTİRME EVRESİ

Değersizleştirme aşamasında hayran olunan bireyin değersiz, işe yaramaz bir birey olduğu algısı yaratılmaya çalışılır. Bu aşama gaslighting etkisi sürecinin en zor kısmıdır. Birey kendisini hiçbir işe yaramayan, hiçbir şeyi beceremeyen, değersiz, sorunlu ve ideal olmayan bir birey olarak görür. Daha doğrusu bu algılar baskın olan kişi tarafından manipüle edilerek zayıf tarafın böyle bir düşünceye kapılması sağlanır. İlişkilerin başında çok güzel, mutlu bir süreç yaşarken birden değersiz, anlamsız bir hayata adım atmak gibi birey kendini boşlukta hisseder. Kendine güveni azalır ve mutsuzluğu artar. Tıpkı ideal erkeğini bulduğunu düşünen bir kadının sonrasında hiç de öyle olmadığını görmesi gibi. Her şey en başta çok güzel ve mutlu giderken birden o güzel rüyanın kabusa dönüşmesi gibi bir durum yaşanır.

Gözden Çıkarma Evresi

Gözden çıkarma evresi tıpkı bir beyaz kağıda güzel bir şiir yazmak gibidir. Sonrasında da onu buruşturup çöp kutusuna atmak gibi olan bir gaslighting aşamasıdır. Bu aslında gaslaghting sürecinin son aşamasıdır. Baskın olan taraf zayıf olan tarafı gözden çıkarıp onu terk eder. Baskın taraf başka arayışlar içine girer. Bu aşamada kurbanlar çoğu zaman kendilerini karşı taraftan özür dilerken bulur. Terk edilmek istemezler. Neredeyse hayata küserler. Bu aşama ile birlikte kurban uzunca bir süre kendini kötü hisseder. Ve kendini toparlama aşaması uzun bir zaman alır.

Gaslighting Nedir? – IŞIKLAR SÖNERKEN

“Işıklar sönerken” aslında gasligting nedir? sorusuna dair gaslighting’in belirtilerini ve sürecini işleyen 1944 yapımı bir filmdir. Böylelikle terim daha çok kullanılmaya başlandı. Bu manipülatif yöntem narsist bireylerin daha çok kullandığı bir yöntem olmuştur. Kurbanlarında yeniden bir psikolojik algı yaratıp düşüncelerine yön verme durumu ile kurbanlarının düşüncelerini biçimlemeye çalışırlar. Onların hafızalarına olumsuz bilgiler sokmaya çalışırlar. Tıpkı bir kendini gerçekleştiren kehanet gibidir. Ta da doğrulama kuralı gibi, beklenti etkisi gibi kurban karşı tarafın düşüncelerini doğrulamaya başlar. Aslında olmayan bir şeyin olduğuna inanmaya başlar. Kurban kendisine karşı tarafın gözüyle bakmaya başlar. “O beni öyle görüyorsa demek ki ben gerçekten öyleyim.” demeye başlar.

Gaslighting nedir? Sorusuna yönelik örnekler bize şunu gösterir ki; bu durum aslında sevginin olmadığı, çıkar ilişkilerinin olduğu, şiddet eğilimli ilişkilerde her zaman olabilecek kötü bir durumdur. Kişilik bozukluğu olan bireyler çoğu kez partnerini bu davranışla istismar etme eğilimi gösterir. Çünķü genellikle bilerek, isteyerek ve sonuçlarını ön görerek yapılır. Bu kötü davranışın karşı tarafta uyandırdığı algı oldukça olumsuzdur. Bir delilik, geri zekalılık, büyük bir güvensizlik hali yaşanmasına neden olur. Karşı tarafın deli olduğunu göstermeye çalışmak, ona hiç olmamış bir şeyi olmuş gibi inandırmaya çalışmak bireylerde ciddi bir öz güven eksikliği yaratır.

GASLIGTING`DEN DAHA ZARARLI TİPLER

Günümüzde psikopat, zararlı ve tehlikeli birçok insanın var olduğunu biliyoruz. Bu tipler çok yakınımızda ve çevremizde olabiliyor. Öyle ki, psikolojik manipülasyon yapmadan, gaslighting süreci olmadan da alanen şiddet yanlısı olan insanlar var. Her ne olursa olsun bir bireyin farklı bir birey tarafından psikolojik şiddete maruz bırakılması kadar ruhsal dengeyi bozan birşey olamaz. Aynı zamanda fiziksel şiddete maruz kalmak da hayat dengesini bozan cinsten. Bu kötü insanları mümkün olduğunca hayatımızdan çıkarmalıyız. Ama günümüz şartlarında belanın nereden geleceği meçhul.

SONUÇ OLARAK

Hala dilimizde tam manası ile karşılığı olmayan gaslighting nedir? teriminin insan ilişkilerinde sıkça karşılaşılan bir durum olduğu görülmektedir. Eşit davranılmayan ortamlarda üstün bireylerin zayıf olana karşı uyguladığı bu davranışın sonucunda, psikolojik şiddet insan sağlığını oldukça etkiler. Akıl sağlığını korumak için bu tür durumlar ve bireylerden uzak durmak gerekir.

Sağlıklı ve keyifli bir gün dileriz.

Kaynaklar:

1234

Gaslighting nedir? Adlı yazımızdan sonra diğer içeriklerimize göz atabilirsiniz.

HOŞGÖRÜ İLE ARA TONLARI GÖREBİLMEK

2
Okuma Süresi: 4 Dakika

Hoşgörü nedir? Anlamı itibari ile insan doğasında ne kadar önemli bir yere sahip?

Karşımızdakinin içinde bulunduğu durumu anlayabilmek ve ara tonları görebilmek, hoşgörüyü anlayabilmek için önemlidir. Bu tonları anlayabilme yetisi kazanmak ve renkleri görebilmek için hoşgörü kavramının anlam örgüsüne bakalım.

Hoşgörünün bizlere kattığı değer, hoşgörünün kazandırdıkları ve hoşgörünün içsel tarifi ile ilgili neler söylenebilir? Öncelikle hoşgörünün anlamı nedir? Hoşgörülü olmak ne demek? gibi soruların detaylı cevaplarına bir göz atalım.

Hoşgörü nedir?

Hoşgörü katlanma, tahammül, görmezden gelme, tesamuh, müsamaha ya da göz yumma, başkalarını yargı ya da eylemlerde serbest bırakma, çoğunluğun ve kendi görüşlerimize aykırı olan görüşlere sabırla katlanmak demektir. Hoşgörü başkalarının kendi gibi olmalarına saygı göstermektir.

Hoşgörü ile ilgili sözler de anlam yüklü ve bir o kadar değerli. Platon şöyle diyor:

Anlayışlı olduğumuz zaman hoş görürüz. hoşgörü, aile yaşamının huzurudur.

platon

Sosyal ilişkilerde karşı tarafın bazen kasıtlı olmadan ya da farkında olmayarak (Bazen kasıtlı da olabilir) zarar verebileceği bir davranış sergilemesi durumunda öteki tarafın bunu dikkate almamasıdır. Ayrıca görmezden gelmesi ve es geçmesidir. Burada karşı tarafa verilen bir değer vardır. Affedici bir yaklaşım ile karşımızdakini özümser ve ona yaptıklarından ötürü zarar verecek bir girişimde bulunmayız. Bir erdem gösterme biçimidir aslında hoşgörü.

Her şeye müsamaha gösterebilmek, olaylara, durumlara ve kişilere karşı toleranslı olabilmektir. Nazik davranmak, olabildiğince hoş görebilmek ve olanları anlayışla karşılayabilmek hoşgörünün özelliklerindendir. Müsamaha sözcüğü hoşgörü ve tolerans ile aynı anlama gelmektedir. Görmezlikten gelmek, hoş görmek, aldırmamak, göz yummak gibi kelimeler müsamaha göstermek olarak kullanılır.

Anlayışla Davranmak

Anlayışlı olmak, hoşgörülü olmanın adımıdır. Ayrıca anlayışlı bir davranış hem kendi davranışlarımızı, hem de karşımızdakinin davranışını anlayabilmektir. Bu nedenle empati kurulur. Anlayış ve empati de hoşgörüyü getirir.

Etrafımızda birçok insan var. Kendimiz dahil bu insanların farklı farklı görüş ve düşünceleri var. Kendi düşüncelerimizi başkalarına zorla kabul ettirme durumu iyi ve doğru bir davranış değil. Bu nedenle herkesin fikrine saygı duymak, onların da bir insan olduğunu ve bir düşünceye sahip olduğunu unutmamak gerekir. Bir bilgiye sahip olan kişinin ısrarla o bilginin doğruluğunu savunması, bir başka birinin de farklı bir bilgi konusunda ısrarcı olması tıpkı köprüden geçen keçiler hikayesinde olduğu gibi iki inatçı olmak, ısrar ve anlayışlı olmamak durumu ile benzerdir.

Hoşgörü ve Tolerans

Hoşgörü (tolerance) kişinin kendisi için geçerli olan düşünce ve kararları ile çelişse dahi; başka kişilerin kendi düşüncelerini, fikirlerini, görüşlerini, seçimlerini, isteklerini, tercihlerini, kararlarını özgürce söyleyebilmelerinden rahatsız olmadan onlara tepkisel yaklaşmama durumudur. Bireyleri farklılıklarına rağmen oldukları gibi kabul edebilmektir.

Tolerans nedir kısaca değinelim.

Tolerans eş anlamlısı müsamaha ve hoşgörüdür. İşlenmiş olan bir durumun ya da parçanın yapım kararının özür payı olarak ifade edilebilir. Aynı zamanda teknik bir terimdir. Tolerans, bir makinenin ya da sistemin işletildiği süreçteki sapmalara dayanma gücüdür. Ya da hata payı olarak düşünülebilir. Bu terim psikolojide de yaygın olarak kullanılır. Tolerans nedir? Sorusu psikoloji bilimi olarak da sorulması gereken bir soru. Bağımlılığa yol açan semptomları ifade etmek için limitsel bir durumu anlatmaya yarayan terimdir. Katlanmak, dayanmak anlamlarla da karşımıza çıkar. İnsanlar hoşgörü tabirini duygu ve manevi yüklü bir ifade olarak kullanır. Tolerans ise daha çok teknik bir terimdir. Ayrıca mühendislikte ve bilimsel olgularda kullanılır.

TOLERANS, YAPILAN HERŞEYİN KOLAY BİR ŞEKİLDE KABUL EDİLMESİ DEĞİLDİR. BAŞKALARININ GÖRÜŞLERİNİ ANLAYABİLME KABİLİYETİ VE OLUMSUZ DÜŞÜNCELER BESLEMENDEN ONLARLA ANLAYIŞLI OLARAK TARTIŞMA ARZUSUDUR.

Mackintosh

Hoşgörüyü Uygulayabilmek

Hoşgörü esasında ara tonları ve renkleri anlayabilme ve görebilme yeteneğidir. Bu ara tonlar ve renkler karşımızdakinin içinde bulunduğu durumu görmemizi sağlar. Böyle bir durum karşımızdakini anlayışla karşılayıp, ona karşı bir empati kurabilme ve onu içinde bulunduğu durumdan ötürü anlayabilme yetisidir. Bununla birlikte hoşgörünün de kararında olması gerekir. Çünkü fazla hoşgörü, fazla anlayış göstermek, fazla tevazu ve fazla tahammül gösteren bireyler, bir süre sonra kendilerinden ciddi bir şekilde ödün verme ve zararlı çıkma durumu ile karşı karşıya kalabilir.

Kötü niyetli insanlara karşı da hoşgörülü olmak istenmeyen bir davranıştır. Bunu hak etmeyen insanları da ayırt etmek gerekir. Yeri ve zamanına göre sınırlarının olması gereken bir iyi niyet durumu olmalıdır hoşgörü. Herkese hoşgörülü davranmak güzel ama hoşgörüyü suistimal eden kişileri de ayırmak gerekir. Ayrıca onların kötü niyetli, art niyetli yaklaşımlarından uzaklaşmak gerekir.

Hoşgörülü Olmanın Avantajları

Bireyler için hoşgörülü olmak ne gibi avantajlar sağlar? Uygulamaların ve fikirlerin konuşulmasında anlayış içeren yaklaşımlar vardır. Hoşgörülü olan insan karşısındakine tolerans gösterdiği, ona karşı sağduyulu ve olumlu yaklaştığı için çevresinde sevilen ve saygınlık gören bir insan profili sergiler.

Tabi herkesi olduğu gibi kabul etmek, insanlarla menfaat gözetmeksizin iletişim kurmak, onları anlayabilmek ve onlara yardımcı olabilmek gibi davranışlar, o kişinin de karşı taraftan aynı davranışlarla iletişim ve ilişki kurulmasını sağlar. Mutluluk, sevgi ve huzur getirir. Hoşgörülü olmanın faydaları arasında hoşgörülü olan kişiye karşı sevgi, saygı vardır. Karşılıklı bir şekilde olumlu iletişim kurulur. İnsanlar olumlu süreçlerden geçerek karşılıklı yarar ve başarı elde ederler.

Hoşgörü ile ilgili atasözleri de var. İyilik edip ve acı sözler söylemeden, kalp kırmadan güzel konuşan ve hoşgörülü olan insan daha çok fayda elde sağlar.

Pozitif Hoşgörü Davranışları

Hoşgörünün ve hoşgörüsüzlüğün konusu olan bireyleri, toplulukları, grupları desteklemek, geliştirmek ve onlara yardımcı olmayı amaçlamaktır. Pozitif hoşgörüyü negatif hoşgörüden farklı kılan en önemli özellik, onun bir şeyin hoşgörüldüğünde yanlış bir şey yapılıyormuş duygusunu önlemektir. Bir nevi hoşgörünün içinde barındırdığı gerginliği neredeyse tamamen ortadan kaldırmasıdır. Basitçe hoşgörüye pozitif taraftan bakmaktır. Yani pozitif hoşgörü içerisinde hoşgörü iki açıdan vurgulanır. Araçsal ve iyi hoşgörü…

Negatif Hoşgörü Davranışları

Hoşgörünün salt başkalarını rahat bırakmak ve onlara acı çektirmemekten kaçınmak şeklinde ifade edilir. Negatif hoşgörü olgusunda, hoşgörüyü anlamlandırmak için kullanılan araçlar hoşgörüyü yapısı itibariyle iyi olarak kabul etmez. Bundan tabi ki hoşgörünün iyi olmadığı anlamı çıkarılmaz. Hoşgörü yine iyi ve doğru şeydir. Bununla birlikte onun doğru ya da iyi olarak ifade edilmesinin nedeni tamamen hoşgörünün iyiliğine duyulan inanç değildir. Ayrıca hoşgörüsüzlüğün doğuracağı ağır sonuçlardır. Hoşgörünün gereksinimini oluşturan negatif araçlardan birincisi, hoşgören bakımından bir yanlışa son vermenin çok pahalı olmasına dayanır. Diğer bir argüman ortadan kaldırılması beklenen olguyu yok etmenin çok zorlayıcı olduğu zamanlarda olayın çekici bir hal almasını engellemek için hoşgörmek çok daha etkili olacaktır. Üçüncü olgu ise hoş görmeyip bireyleri bazı şeyler yapmaya zorlamanın onlar için bir inancı hakikaten kabul etmeye itmeyecek olmasıdır. Yani probleme negatif taraftan bakarken yanlış giden eylem ve olguların devam etmesine izin vermektir.

Son olarak hoşgörüyü şöyle ifade etmek doğru olacaktır.

Hoşgörü, karşımızdakini istediğimiz gibi olmaya zorlamak değil; kendi istediği gibi mutlu olmaya imkan verme büyüklüğüdür.

Hoşgörülü, sağlıklı ve keyifli bir gün dileriz.

MENTAL BARİYER KALIPLARI

0
Okuma Süresi: 3 Dakika

Mental bariyer nedir? Zihinsel engelleri aşmak kolay mı? Kendimize empoze ettiğimiz ve davranışlarımızı sınırlayan engelleri nasıl yıkarız? Bu soruların cevapları aslında birçoğumuzun yaşadığı, hayatımızda var olan davranışlarımız, düşüncelerimiz ve zihinsel bariyerlerimizdir.

Mental bariyer nedir? Mental bariyer, yeteneklerimiz, potansiyellerimiz ve yapabileceklerimizle ilgili sahip olduğumuz sınırlayıcı varsayım ve inançtır.

Bu durum bizleri bir şey yapmaktan ya da hareket etmekten alıkoyar. Kilo vermek, topluluk önünde konuşmak, finansal yatırım yapmak veya karşımızdakini ikna edememek yönünde zihnimizde olumsuz düşünceler canlandırmak gibi…

Zihinsel Engeller

Zihinsel engeller aslında mental bariyer kavramı ile aynıdır. Zihinsel engel ya da mental bariyer (mental barrier) potansiyel ve yeteneklerimiz konusunda yapabileceklerimizden bizi alıkoyan, engelleyen ve sınırlayan düşünce kalıplarıdır. Bu düşünce kalıpları sağlıksız, olumsuz ve bireyin davranışlarına negatif yön veren kalıplardır.

Korkuyu yenmeye karar verirseniz bunu yapmamak için hiç bir engel yoktur. Çünkü korku, zihin dışında hiçbir yerde yoktur.

Dale Carnegie

Aslında çoğu insan başarısız olma korkusu ile bir adım daha atmaktan çekinir. Mental bariyer önümüze büyük bir set gibi dikilir ve bu zihinsel engelleri yıkmadan oracıkta sıkışıp kalırız. Düşünme şeklini değiştirmeden kafamızda olumsuz düşüncelere yer veriyoruz. Sağlıksız düşüncelerle kendimize engeller oluşturuyoruz. Aslında insanın korktuğu şeyle yüzleşmesi mental bariyerlerin ortadan kalkmasında çok önemli bir adım.

Sağlıksız Düşünce Kalıpları

Sağlıksız düşünce kalıplarının bazı nedenleri şunlar:

  • Yeteneğin reddi: Yeteneğin reddi bir kendine güvensizlik, utangaçlık halidir. Örneğin bir süreçle ilgili liderlik yapmayı istememek, bunu reddetmek gibi. Aslında yeteneğin reddinde yüzmeyi bilen birinin havuza ya da denize atlayıp suyun keyfini çıkarmama durumu var.
  • Sosyal destek azlığı algısı: Bireyin başkaları tarafından yeteneklerine inanılmadığı algısı. Mesela profesyonel bir sporcu bu düşünce ile bir süre sonra yeteneklerini köreltebilir.
  • Bilgi yetersizliği/eksikliği: Bir konu hakkında çok az şey bilme düşüncesi. Konu hakkında detaylı bilgi edinmek için zaman ayrılmalı.
  • Duruma yönelik işlevsel olmayan tutum: “Soru soracağım kişi çok meşgul görünüyor. En iyisi bu durumu kendim çözmeye çalışayım.

Mental bariyer ya da zihinsel engel kalıpları 3 ayrı başlıkta incelenebilir:

Bireyin Kendisi İle ilgili Düşünceleri

Bireyin kendisi ile ilgili mental bariyeri kişisel hedefler, kariyer, gelişim fırsatları ya da önem verilen bir ilişkiyi olumsuz etkiler. Kişiyi fırsatlardan alıkoyar. İnsanların her fırsatta kendilerini başkaları ile kıyaslaması, başkalarının yapabildiği şeyi kendilerinin de yapabilmesinin çok zor olabileceğini düşünme algısı bireyin kendisine mental bir bariyer koymasına neden olur. Bu zihinsel engel insanları başarı merdivenine tırmanmasından alıkoyar. Bireyin özgüvenini kısıtlayıcı düşünce kalıpları, mental bariyer açısından üzerinde düşünülecek bir konu.

Örneğin bir sporcunun şöyle söylüyor olması bireyin kendisi ile ilgili mental bariyer koyduğu bir düşüncedir: “Onun seviyesinde asla rekabet edemem. Çünkü ben onun kadar iyi değilim.” Ya da “Sanırım o kadar akıllı değilim.” ve “Ben çok küçüğüm. Ötekilerine hiçbir zaman yetişemeyeceğim.” gibi…

Bireyin Başkaları Hakkındaki Düşünceleri

Başkaları hakkında tam olarak bilgi sahibi olmadığımızda, onlar hakkında varsayımlarda bulunuruz. Bu düşünce bir halo ve horn etkisi gibi zihnimizi sarar. Başkalarının yetersiz olduğu düşüncesi ya da farklı ön yargılar zihnimizde mental bariyer için yer açmış olur.

Karşımızdakinin yeteneklerine güvenmemek, bir başkasının bir işi bizim kadar iyi yapamayacağı algısı ve herhangi bir işin üstesinden gelemeyecek düşüncesi başkaları hakkında zihinsel bariyer oluşturur.

Ona bu işi vermek istemiyorum. Bu durumla başa çıkacak kadar yeterli değil.

Çok utangaç ve sessiz biri. Onu ekibimde maalesef istemiyorum.

Zor kararlar verebilecek gibi görünmüyor. İyi bir lider olamaz.

İçinde Bulunduğumuz Çevre ile İlgili Düşünceler

Arkadaş çevresi, ebeveynlerimiz, yaşadığımız şehir, ülke, okul, tüketilen medya ve dijital içerikler, okuduğumuz kitaplar, kültürel değerler, gelenek, örf ve adetlerimiz de bizi davranışlarımıza yön veren mental bariyer kalıpları içine hapseder. Her zamankinden daha fazla birbiri ile bağlantı kuran bu dünyada değerlerin ve bakış açılarının çatışması da artabilir. İçinde bulunduğumuz çevrenin etkileri ile bize normal gelen bir durum, bir başka çevreler için anormal algılanabilir. İşleri geleneksel yöntemlerle devam ettiren bir işletme ya da birey, yeni yöntemlere ayak uydurmakta zorlanabilir. Böylelikle zihninde mental bariyer oluşturabilir. Bununla birlikte çevremizde bulunan insan gruplarına yönelik sağlıksız düşünce kalıpları oluşabilir. Bir kitleye, topluma ya da gruba karşı zihinsel engeller oluşabilir.

Çevremizde bulunan insan gruplarına karşı mental bariyer örnekleri:

Ah şu genç kuşak. Sürekli telefon ellerinde. Başka bir iş yaptıkları yok. Bunlar zorluk görmeden yüksek bir hayat yaşamak istiyor.

Kulüp yönetimi bana hiç güven vermiyor. Sadece paydaşları mutlu etmek için çalışıyorlar.

Olumsuz Düşünceler

Yapamam, mümkün değil, başaramam, imkansız, olmayacak, bilgim çok zayıf, rezil olacağız gibi olumsuz düşünceler bireysel olarak zihinleri meşgul eden ve kişinin olumlu adımlar atmasında sınırlayıcı düşüncelerdir. Bunun yerine, deneyebilirim, mümkün olabilir, yapabilirim, olabilir gibi olumlu düşüncelere yer vermek oldukça faydalı olacaktır.

Mental Bariyerleri Yıkmak

Kendiniz, başka insanlar ve çevre ile ilgili bu sınırlayıcı düşüncelerden herhangi birini fark ettiğinizde kendinize sormanız gereken 3 soru var. Neden korkuyorum? Bana bunu kim söyledi? Farklılıklar kötü bir şey mi?

Neden korkuyorum? Sorusuna cevap konfor alanınızdan çıkmamak ya da ileri gitmemek için bir mental bariyer oluşumunu engelleyebilir.

Bana bunu kim söyledi? Çünkü kendimiz ya da başkaları hakkındaki düşüncelerimiz kulaktan dolma ya da subjektif bilgiler olabilir.

Farklılıklar kötü bir şey mi? Bizimle aynı geçmişi paylaşan, aynı fikirleri paylaşan, aynı düşünce ve tutumları benimseyen kişilerle birlikte olmak isteriz. Başkalarının düşüncelerini de dinlemek, olaylara farklı pencereden bakabilmek de mental bariyer olgusunu ortadan kaldırabilir. Bu tutum öğrenilmiş çaresizlik sendromunu da engeller.

Mental bariyer ya da zihnimizin içinde yer etmiş olumsuz düşünce kalıpları insanların sosyal, okul ve iş hayatında birçok kez karşısına çıkar. Bu nedenle engellerin ortadan kaldırılmasına yönelik olumsuz düşünce, korku, özgüven eksikliği, utangaçlık, çaresizlik ve önyargı gibi olguların zihnimizde bir engel oluşturmasına müsaade etmeden iletişim kurabilmek başarı sağlayacaktır.

Zihnimizde olumlu düşüncelere yer verelim. Sağlıklı, başarılı ve keyifli günler dileriz.

Kaynaklar:

123

Bilge Olmanın İçsel Dünyası

1
bilge
Okuma Süresi: 5 Dakika

Bilge sözcüğünün terimsel anlamı ve bilgelik olgusunun tanımına bir bakalım mı? Bilgezone olarak konumuz Bilge ve Bilgelik.

Bilge ve Bilgelik Nedir?

Bilge nedir? Bilge ne anlama gelir? Terim olarak bilge, birçok şeyi bilmenin yanı sıra bildiği şeyleri kendisi için ve başkaları için en faydalı bir şekilde kullanabilen olgun ve iyi ahlaklı kişidir. Hayat tecrübesi yüksek, idrak, anlama, sağduyu, bilgi edinme ve sezgisel güçleri yüksek olan kişidir.

Bilgelik nedir? Sorusuna da cevap verelim. Bilgelik, idrak edebilme, görebilme, sağduyulu olabilme, sezgisel davranabilme ve bu hususiyetleri özümseyip uygulayabilme kapasitesidir. Bununla birlikte akıllı, sağduyulu, deneyimli, bilgili, öngörülü, anlayışlı, içgörülü davranma olarak da kullanılır. Bilgelik; merhamet, tarafsız yargılama, deneyimlenmiş öz bilgi ve kendini aşmış niteliklerle, ayrıca etik ve iyilik gibi erdemlerle bağdaştırılır. Bu özellikleri taşıyan insana da “Bilge” denir.

Bilge üç bakımdan öteki insanlardan ayrılır: uzaktan görüldüğünde ağırbaşlı ve ciddi, yanına yaklaşıldığında cana yakın ve nazik, konuştuğunda ise görüşlerinde kararlıdır.

Konfüçyus

Bilge terimi daha önce halk arasında günlük yaşamda telaffuz ediliyor olsa da, bu sözcüğe ilk defa 735 yılında Orhun Yazıtları`nda rastlanmıştır. Orhun Yazıtları “Bilge” kelimesinin geçtiği ilk yazılı kaynaktır. Bilge sözcüğü eski Türkçe`de “Bil” ve “Ga” son ekinin birleşimi ile türetilmiştir. 15 yüzyıla kadar kullanılmış, daha sonra unutulmuş ve yeni Türkçe ile tekrar kullanılmaya başlanmıştır.

Bilge sözcüğünün Arapça karşılığı ve Türkçe`de de kullanılan” Hikmet” ve kısmen “Hakim” dir. Aslında bilgelik bir derin görüş halidir. Birçok dini, kültürel ve felsefi kaynakta da geçmektedir. İnsanların davranışları ve yaşamlarındaki konuları doğru bir biçimde değerlendirebilme kapasitesi, araç ve amaçların sağlamlığı gibi özellikler barındırır. Dürüstlük, öğrenme, öğretme, aydınlanma ve erdemlik gibi olguları içerir.

Bilgi ve Bilgelik

Bilgi sahibi olmak ile bilgelik arasındaki fark, bilgi sahibi olmanın tek başına yeterli olmadığı ve onu bilgelik ile pekiştirmek gerektiğidir. Çünkü bilgi ve bilmek salt bir durumu içerirken, bilgelik o bilginin kullanımı ve aktarımını içerir. Bilgi kullanılmadığı ve aktarılmadığı sürece kapalı bir yerdeki hazineye benzer. Oysa bilgelik ile bilginin kullanılması süreklilik arz eder ve fayda sağlar. Bilgili insan ile bilge insan arasındaki fark burada yatar.

Bilgi ve bilge sözcüklerinin kökeni aynı ve “Bilmek” fiilinden türetilmiştir. Etimolojik köken aynı olsa da, bilgeliğin bilgiyi doğru kullanıp karşı tarafa fayda sağlayacak olgular içermesi, bilgeliğin üstün bir özellik olduğunu bize gösteriyor. Çok şey bilen bir insan kendisine, çevresine bir fayda sağlamıyorsa o kişi bilge olamaz. Bilge olmak aynı zamanda sezgisel bir durumdur. Bilgili olmak mantık çerçevesinde bir davranıştır ama bilgelik sezgilerin de olduğu bir bütünlüktür. Eski kabilelerde bir bitkinin acımsı bir tadının olduğunu bilmek sadece deneyimsel bir bilgi içerirken, o bitkinin vücuttaki yaraları iyileştirdiğini bilmek ve bunu başkalarına aktarmak bilgeliktir. Bilge insan aynı zamanda geçmişi deneyimleyerek, içinde bulunduğu anı yaşayarak ve olayların bütünlüğü içinde geleceği öngörerek bilgiyi özümser ve bunu kullanır.

Yaşanılan tecrübeler bazı şeylerin farkına varılmasını sağlar. Eğer tecrübelerden ders çıkarmayıp tekrar tekrar aynı hataların yapılması devam ederse, ruhumuzu körelten, heyecanı öldüren ve başarının yakalanamadığı bir döngü içinde hayat devam eder. Tecrübelerden ders çıkarmak ve aynı hatayı ikinci kez yapmamak bilge insanların ilk adımıdır. Bilge insanlar yaptıklarını yanlış olarak nitelendirmek yerine, farklı bir zamanda aynı şey olduğunda neyi daha farklı yapabileceklerine odaklanırlar. Bilge insanlar aslında şunu fark ediyor:

Bilge Hayat

  • Yapılanlarda yanlışlık yoktur, yalnızca gelişim vardır.
  • Ders alınana kadar aynı şeyler tekrar tekrar yaşanır.
  • Başka insanların size karşı davranışları, sizin kendiniz ile alakalı inanışlarınızı gösterir.
  • Kendinizi ne kadar çok onaylar ve doğrularsanız, başkalarının onayına o kadar az ihtiyaç duyarsınız.
  • Yaşamda olan olaylara problem olarak değil, olasılıklar olarak bakılmalıdır.
  • Olanlar size karşı değil, sizin içindir.
  • İstekler ve hedefler bitmez. Ulaşacağınız son nokta yoktur.
  • Bugün yaşanılan şeyler sizi yarına hazırlamak içindir.
  • İnsan, hayatında hep ihtiyacı olanı yaşar. İstenilen şeyler düşünüldüğü gibi olmayabilir, ama onlar ihtiyaç olandır.
  • Hayatınıza yön vermek sizin elinizde.

Bilgeliğin ilk adımı her şeyden şikayet etmek ama sonuncu adım ise her şeyle uyuşmaktır.

George Lichtenberg

Tüm bu özellikler ve daha fazlası insanoğlunun yaşam tarihinde, çeşitli zamanlarda ortaya çıkmış ve bilgeliğin derin etkilerini yansıtmıştır. Günümüzde ise bilgeliğin özellikleri bir çok alanda var olmaya devam etmektedir. Bilge öğretmenler, bilge liderler, bilge işverenler ve daha birçok meslekte ya da yaşantımızın bazı zamanlarında bu özellikteki insanlara rastlarız. İş yaşamında bilgeliğin değeri o kadar büyük ki, kriz yönetiminde bilgece kararlar organizasyonu, şirketi ya da ekibi güvenli limanlara götürüyor. Fırtınalı bir havada denizin ortasında sağa sola savrulan büyük bir geminin kaptanı akıllıca ve deneyimle gemiyi bilgece kurtarıyor.

Aynı zamanda bilge kişiler kriz zamanlarında sakin kalmayı başarıyor. Ayrıntılarda boğulmadan büyük resmi görüyor ve düşünerek yaptıklarını tartıyorlar.

Felsefe ve Bilgelik

Yunanca bir sözcük olan “Philia” (Sevgi) ve “Sophia” (Bilgelik, bilgi) sözcüklerinin birleşiminden türeyen “Philosophia” (Felsefe) M.Ö 600 civarında Antik Yunan`da doğmuştur. Öz olarak “Bilgelik sevgisi” anlamını içerir. Felsefe bilgiyi sevmek, bilgi peşinde koşmak, bilgiyi aramak, bilgiye ulaşma sevgisi, hikmet arayışı anlamındadır. Filozof ise bilgeliğe/bilgiye ulaşmak için çabalayan kişidir.

Bilgelik yolunda ilerlemeyi görev bilmiş ve bilgelik sevgisi için uğraş veren filozoflar, insanlara öğüt verici bilgiler vererek onların yaşamlarının daha kolay olması için çabalamışlardır.

Bilgelik ve Zeka

Bilgeliği zeka ile kıyaslamamak gerekiyor. Çünkü zeka bilgeliğe katkı sunar ama bilge olmadan da zeki olunabilir. Aynı zamanda bilgelik insanın özünde olmasa da, farklı durumlarda bilgece davranabilir ve bu durum zekanın yardımı ile olur. Ayrıca bazı araştırmalar bilge insanların daha uzun yaşadığını gösteriyor. İnsanların bilgeliği yükseldikçe ileri yaşlarda mutluluk bilinci artıyor. Fakat ileri yaşlardaki zekanın mutluluk bilincinin artmasına bir katkısı yok. Büyük bir olasılıkla IQ seviyesi günlük yaşamda güzel ilişkiler kurmayı gerektirmiyor.

Bilgelik öğrenilebilir mi? Daha fazla bilgece davranmak mümkün mü? Kanada`da bulunan Waterloo Üniversitesi öğretim üyesi Igor Grossman bilgeliğin yükselmesindeki en önemli etkenlerin daha düşük olumsuz duygu, yaşama dair yüksek tatmin ve daha iyi ilişki sürdürme olarak tanımlanıyor. Aynı zamanda Igor Grossman bilgeliğin sadece bazı kişilerin özelliği olmadığını ve herkesin zaman zaman bilgelik özellikleri taşıyabileceğini ifade ediyor.

Igor Grossman şöyle bir araştırma yaptı. Katılımcılara günlük hayatlarında karşılaştıkları zor anlar için nasıl kararlar aldıklarını sordu. Katılımcıların bu soruya verdiği cevaplarla onların bilgelikle ilgili muhakeme tarzlarını ölçtü. Katılımcıların bazı durumlarda bilgece kararlar verdiğini ama bazı başka durumlar için aynı yaklaşımın olmadığı görüldü. Sonuç olarak belki de hepimizde biraz bilgelik bulunuyor. Ama önemli olan bilgeliğin sürekliliği.

Bilge Olmak Ya da Bilgece Düşünmek

İnsanlık tarihinde yer edinmiş bilgelik olgusu, günümüzde de farklı kollarda kendine yer bulacağa benziyor. Değişen dünyaya ayak uydurma çabası içinde olan birçok alan, kişisel ve kurumsal bilgelik için bilgiyi doğru kullanma fayda sağlama yolunda ilerleme çabası içinde. Son zamanlarda duyduğumuz duygusal bilgelik, iş zekası bilgeliği, sanatsal bilgelik, durumsal bilgelik gibi kavramlar bunu gösteriyor.

Bilge olmak, bilgece düşünmek; araştırmayı, öğrenmeyi ve öğrendiklerini bir başkasına aktarmayı gerektirir. Daima iyiyi, güzeli, faydalı olanı görebilmektir aynı zamanda. Bununla birlikte bilge insanların söylediği şey, esasında insanın kendini bilmesidir. Kendini bilmek, bilme çabasının başlangıcıdır. Bilginin olmadığı yerde bilgisizlik vardır. Bilgelik insanı erdemli yapar. Bilgi ile yoğrulan bu süreç insanın olup bitenlerin nedenlerini kavramasını sağlar. Hayatın anlamına içsel bir bakış açısı sağlar. Bilginin bilgeliğe dönüşmesi insanın kendi elindedir.

Bilge insanlar ve İş Yaşamı

İş yaşamında birçok kez doğru bir şekilde ilerlediğimizi var sayarken, zayıf anlar yaşamamıza neden olan zihinsel paradigmalar ve panik “Bilge” davranışlar sergilemediğimizden kaynaklanıyor olabilir mi? Bilge olmak ve bilgelikten faydalanmamak bir öngörüsüzlük ya da cahil cesareti durumu olabilir mi?

Yaşamımızın büyük bir zaman dilimini geçirdiğimiz iş hayatı hiç de gözardı edilmemesi gereken bir süreçtir. Bu süreç içerisinde doğru bilgi kaynakları ile ilerlemek, taktik ve stratejilere hedefe odaklanmak, akıl ve sezginin gücü ile iş yaşamında başarı elde etmeyi kim istemez ki? Bu sebeple zihinlerde bilgeliğe yer verip iş yaşamında doğru kararlar alabilmek insanı bilgeliğin gücü ile başarıya götürecektir. İş yaşamınızdaki çevre, müşteriler, tedarikçileriniz, çalışanlarınız, iş ortaklarınız ve iş yaşamınıza etki eden tüm faktörlerin de böyle davranması ne kadar bilgece olur!

Bilgeliğin bilgisi, insan hayatında ihtiyaç duyulan TÜM alanlarda KULLANILABİLECEK TEK BİLGİDİR.

Descartes

Keyifli ve sağlıklı günler dileriz.

Kaynaklar:

12

Araştırma soruları:

Bilge nedir? Bilgelik nedir? Bilgelik sevgisi nedir? Felsefe nedir? Felsefe ne anlama gelir? Filozof nedir? Bilgelik hakkında , bilgelik ile ilgili sözler, bilge insan, bilgelik felsefesi, bilgi nedir? bilgi ve bilgelik, bilgi ne demek? bilgelik ne denmek? Nasıl bilge olunur? Bilge ne anlama gelir? Bilgelik ne anlama gelir? Hakikat arayışı, hikmet nedir?

UTANGAÇLIK DUYGUSUNUN KONTROLÜ

0
utangaçlık
Okuma Süresi: 5 Dakika

İnsanların bazıları neden utangaç olur? Utangaçlık duygusu nedir? Utanma duygusu nasıl geçer? Gelin utangaçlık nedir? (Shyness) sorularının cevaplarına ve utangaçlığın bilimsel özelliklerine bir bakalım.

Utangaçlık, bazı bireylerin diğer insanlarla beraberken, onlarla konuşurken ya da onlardan yardım isterken yaşadıkları güven yetersizliğidir.

Duygusal bakımdan utangaçlık nedir? kişinin toplumsal yaşamında problem oluşturan heyecanlı bir olay karşısında rahat davranamaması, çekinmesi, rahat hissedememesi ve insanlardan korkmasıdır. Utangaçlık, “Çekingenlik” olarak da ifade edilir.

Aristoteles şöyle diyor: “Utanç; gençlerin süsü, yaşlıların yüz karasıdır.

Utanmak, onursuz ve gülünç sayılabilecek bir duruma düşmek ya da bireyin kendisi ile dalga geçilebileceğini düşünerek bundan mahcup olmak, üzüntü duymak şeklinde de tanımlanabilir. “Çekingenlik” terimi ise zoolojide genellikle insanlardan kaçınma eğilimi olan hayvanlar için kullanılır.

Utanma duygusu ne demek? Utanmanın bilimsel kökenleri, evrimsel süreci ve insanlık tarihi boyunca bireylerde yaşattığı duygusal durum gerek psikolojide, gerek ahlaki normlar ve gerekse de davranış bilimi içerisinde var olmuş ve incelenmiştir. Farklı toplumlarda, farklı zamanlarda ve farklı ortamlarda utangaçlık duygusunun dozunun kontrolünü sağlamak bireylere ve toplumlara oldukça değerli kazanımlar sağlamıştır. Utangaçlıktan nasıl kurtulurum? Utangaçlığı nasıl yenerim? gibi sorular için lütfen utanma duygusunun esasında bir psikolojik bozukluk olmadığını aklınızda bulundurun.

Alışılmadık Durumlar

Utangaçlık duygusu alışılmadık durumlarda ortaya çıkar. Bu alışılmadık durumlara verilen çekingenlik tepkisinin psikoloji literatüründe farklı tanımları vardır. Genel olarak duygusal ve toplumsal bakımdan ele alınabilir. Kişiyi sosyallikten uzaklaştırarak yalnızlığa itebilir. İnsanlarla yüz yüze ya da göz göze gelmekten kaçınmak, kalabalık ortamlardan uzak durmak gibi davranışlar utanmanın nedenlerindendir.

Utanma duygusu bireylerin toplum içinde var olma sürecine katkı sağlamasıyla birlikte, dengeli olmadığı durumlarda kişinin yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilir. Fakat tutarlı bir utanma duygusu az da olsa kaygı, heyecan ile doğru adımların atılması ve doğru kararların verilmesinde kişiye yardımcı bile olabilir.

Utangaçlığın Ruh Hali

Utangaçlık davranışları şöyle tanımlanabilir:

  • Herkes tarafından izlenme ve yargılandığını düşünme.
  • İçinde bulundukları ortama alışmada güçlük çekme.
  • Özellikle ergenlik döneminde bu durumdan kurtulmak için kötü alışkanlıklar.
  • Toplumsal birliktelikten uzak durulduğu için topluma faydalı durumlardan mahrum kalma.
  • Bireylerin kendileri ile ilgili olumsuz değerlendirmeleri.
  • Yetersizliklere odaklanma.
  • İlişki başlatmada problem yaşamak.
  • Bazı durumlarda donuk kişilik sergilemek.

Duygusal Açıdan Utangaçlık

Utangaç insanların özellikleri, toplumsal yaşamında sıkıntı ve problem oluşturan heyecanlı durumlar sonucunda çekinmesi, korkması ve kendilerini rahat hissedememe hali olarak tanımlanır. Kendini ifade edememe kaygısı nedeni ile büyük bir kalabalık içinde anons edilen ve sahneye davet edilen bir bireyin yaşadığı duygusal tepki buna örnek olarak gösterilebilir.

Toplumsal Açıdan Utangaçlık

Kişinin toplum içindeki etkileşim ve iletişime karşı hissettiği engellenmişlik algısıdır. Huzursuzluk hali sonucunda diğer bireylerle etkileşimde başarısızlık yaşanır. Bu başarısızlık, utangaç bireylerin toplum içinde etkileşimden kaçınmalarına sebep olur.

Utangaçlığın fiziksel kaygı durumlarına da neden olduğu görülmektedir. Bilim insanları utangaçlığın az da olsa kalıtımsal nedenlerle ortaya çıktığını da belirtmekteler. Ayrıca bir bireyin çocukluk döneminde büyüdüğü çevre faktörü ile de bağlantılı olduğu kanıtlanmıştır. Fakat bu süreç kişinin tüm yaşamı boyunca devam etmeyebilir. Çocukluk döneminde çekingen olan bir çocuk, bu duygu durumunu yetişkin olduğunda kaybedebilir.

Başka insanların bizlerle ilgili değerlendirme ve olası davranışlarına verilen duygusal tepki olarak isimlendirilen sosyal kaygı, derin bir utangaçlık ve kaygı oluşmasına neden olabilir. Sosyal kaygı fiziksel tepkileri de beraberinde getirebilir. Bu tepkiler olumsuz davranışlara neden olabilir. Çekingen insanların hepsi karşılarındaki tüm insanlara aynı oranda utangaçlık hissetmeyebilirler. Bir tiyatro oyuncusu büyük bir sahnede seyircilerin karşısında hiç çekinmeden oyununu oynayabilir. Ama bu durum bir röportaj esnasında utangaç olmayacağı anlamına gelmez.

Utangaçlık nasıl geçer? Utangaçlık nasıl yenilir? ya da utangaçlıktan nasıl kurtulurum? sorularını aslında birçok kişi soruyor. Fakat utangaçlık ya da çekingenlik sanılandan çok daha yaygındır. Zimbardo tarafından yapılan bir araştırmaya göre insanların %40 oranında bir kesimi kendilerini utangaç ve çekingen olarak tanımlıyor. Geri kalan orandaki bireyler ise hayatlarının bir döneminde bu duygu durumunu yaşadığını söylüyor. Bu araştırma insanların çok düşük bir oranının hayatlarında hiç utangaçlık yaşamadığını gösteriyor. Utanmak esasında günlük hayatımızın bir çok diliminde ortaya çıkabilmektedir.

“Utanmamak kadar, utanç verici bir şey yoktur!” Bu söz bazı toplumlar için fevkalade büyük öneme sahiptir. Bazı toplumlarda ve bazı durumlarda utanmamak büyük ayıp sayılır. Bu nedenle utanmak, aşırı utangaçlık ya da utanç terimlerinin duygusal hissiyatına yönelik etkenlerini irdelemeye devam edelim.

Kişisel Nedenler

Utangaçlık hissi yaşayan insanların kendileri ile ilgili yargıları olumsuzdur. Yani öz yeterlilik ve öz güvenleri düşük seviyededir. Ayrıca bu insanların geçmişlerinde başarısızlıklar yaşadığı gözlemlenmiştir. Sosyal ilişkilerinde ya da yapacakları işlerde tekrar başarısız olacakları kaygısı güderler. Toplum içerisinde öz saygınlığın yara alması da utangaçlığı arttırmaktadır. Kendi utangaçlıklarını olumsuz bir davranış biçimi olarak algılayan bireyler, özellikle sorumluluk almaya eğilimli toplumlarda bireysel olarak bu utangaçlıklarından hayli çekinirler. Ayrıca çekingen ve utangaç olan bireyler çoğunlukla iyi bir dinleyici olup, konuşmadan önce düşünerek hareket etme eğilimindedirler. Bunun yanı sıra utangaçlığın tersi olan “Utanmazlık” da uygunsuz davranışlara neden olabilir.

Utangaçlık tamamen içedönüklük ile alakalı değildir. İçe kapanık bireyler sosyal ortamlardan kaçmayı tercih ederler. Aşırı duyumsal davranışları tercih etmezler.

Toplumsal Nedenler

İnsanların içinde olduğu toplumlar da bireylerin utangaçlık eğilimlerine yön verir. Kültür ve çevre olarak tüm dünyada buna bir çok örnek verilebilir. Örneğin kadınların özgür olamadığı toplumlarda kadınlar utangaç olmaya eğilimlidirler ve bir çok alanda bir adım geride olmayı tercih ederler. Bununla birlikte anne ve babanın tutum ve davranışları da önemli bir faktördür. Çok fazla otoriter ya da koruyucu davranışlar utangaçlığın gelişimine sebep olabilir. Ayrıca bir çocuğun ailesi ya da arkadaşları tarafından dışlanması da utangaçlığa neden olabilir.

Fakat bireyler davranışları gözlemleyip öğrenebilir ve utangaç olmak ya da utangaçlıktan kurtulmak da bunlardan biridir.

Sosyal Kaygı

Sosyal kaygı, sosyal fobi bireyin yaşam kalitesini ciddi anlamda olumsuz etkileyebilir ve bir yüksek bir anksiyete haline dönüşebilir. Fakat utangaçlık anksiyete gibi değildir. Daha çok kişilik özelliği de denilebilir. Sosyal kaygı olarak tabir edilen durum (Sosyal anksiyete bozukluğu, sosyal fobi) sosyal bir ortamda ciddi bir duygu durum bozukluğu, korku ve yüksek kaygı ile ilişkilendirilir. Esasında sosyal kaygı kişinin eleştirilme, seyredilme, hata yapma korkusu, rezil olabileceğini düşünme ve bu durumlardan yüksek derecede utanç duyacağı hissinden kaynaklanır. Tüm bunlar bireyin günlük yaşam dengesini bozar ve yaşam kalitesi alt üst olma noktasına gelebilir. Fakat utangaçlık nedenleri biraz daha farklıdır ve bireyin yaşam sürecini bazı durumlarda dengeye sokabilir.

Sosyal kaygı, bireyin düşüncelerini daha akılcı bir alana yönlendirerek ve anksiyeteye sebep olan etkenleri ortadan kaldırarak psikologlar ve psikiyatristler tarafından tedavi edilebilir. Bu tedavi bilişsel esneklik yöntemleri ile yürütülebilir.

Aileler İçin Utangaçlık Çözümleri

Okulda utangaçlık nasıl yenilir? Aileler kendi çocuklarının genel yaşantısında utangaç olup olmamasında önemli bir etkendir. Utangaçlık duygusu nasıl yenilir? Bu bağlamda Ailelere düşen sorumluluklar şöyle tanımlanabilir:

  • Çocuklara bebeklikten başlayarak sevildiklerini hissettirmek.
  • Aşağılama ve hakaretlerden kaçınmak.
  • Kardeşleriyle ve başka çocuklarla kıyaslamamak.
  • Şiddet davranışları ve azarlamaktan uzak durmak.
  • Çocukların da birer birey olduğunu onlara hissettirmek.
  • Çocuğun anlattığı şeylere önem vererek onları dinlemek.
  • Çocuğun yanında tartışmamak.
  • Çocukların sosyal faaliyetlere katılmasını sağlamak.
  • Bazı konularda onların da fikirlerini almak.
  • Çocuğun yaptığı yanlış şeyler için onu cezalandırmaktan kaçınılmalı ve doğru olan anlatılmalı.
  • Başkalarının yanında çocuklar azarlanmamalı.
  • Çocuklara “Hayır” demek öğretilmeli.

Endişeler Nasıl Giderilir?

Utangaçlık nasıl geçer? Ya da utangaçlık nasıl yenilir? Yapılan araştırmalar utangaçlık nedeni ile kalabalık kitlelere konuşma yapmak gibi bir durumda yaşanan endişenin, konuşma yapacak kişinin kendisine yüksek bir standart belirlemesinden kaynaklandığını söylüyor. Bu kaygının olmaması için de rahat olmak ve aktarılan konuya hakim olmak endişenin azalmasında etkilidir.

Utangaç bir insan yaşadığı endişe nedeni ile daha çok içine kapanabilir ve geçici duygu durum bozuklukları yaşayabilir. Fakat yukarıda da bahsettiğimiz üzere utangaç bir bireyin yaşadığı şeyin derin bir anksiyete haline dönüşmesi daha farklı bir perspektifte ele alınmalıdır. Bu durum tamamen uzmanların konusudur ve yüksek anksiyete bozukluğu yaşayan bireylerin uzmanlardan yardım alması gerekir.

Farklı Etkenler

Fakat şunu unutmamak gerekir ki, gezegenimizde yaşayan tüm insanların kendine özgü özellikleri vardır. Bu nedenle utangaçlık hali kişiden kişiye farklılık gösterebilir. Toplumlarda kültür, din, anane, örf, adet, gelenek gibi, hatta coğrafya gibi etkenler insanların utangaçlık davranışlarına etki eder. Bu davranışlar da farklı toplumlarda farklı algılar oluşturabilir. Örneğin Endonezya`nın bir kasabasında geç saatte dışarıda gezip tozmak yadırganırken, Amerika`nın bir eyaletinde bu durum pek de önemsenmez. Bireysel özellikler utangaçlık halini pozitif ya da negatif etkileyebilir ama bu durum toplumsal dinamiklerde utangaçlığın ortaya çıkmasını arttırabilir ya da azaltır.

Utanmak ya da utangaçlık hali birçok kötü ve suç teşkil eden davranışların olmasının önüne de geçebilir. Fransız yazar Jean de La Bruyère şöyle diyor:

İnsanoğlu, kendinden utanmayı bilseydi gizli kalmış değil herkesin içinde açıkça işlenmiş nice suçlar işlenmemiş olurdu.

Jean de La Bruyère

Ahlaki Yaklaşım

Birçok toplumda “Utanmak” ahlaki yaklaşımın içinde yer edinir. Utanmak bir duygu durumu olsa dahi, ahlaki normlar içinde bu duygu durumunun kontrolü toplum tarafından izlenir, takdir edilebilir, müdahale edilir, yadırganabilir, kişiler dışlanabilir ya da hoş görülebilir. Mesela ülkemizde kişinin içindeki utanma duygusunun varlığı bazı durumlarda hoş karşılanan ve olması gereken bir duygu durumudur. Bu nedenle utanmak bazı durumlarda toplum tarafından kabul görür. Örneğin edep, ar, haya, iffet gibi kavramların davranış kalıpları içerisindeki yeri, utangaçlık duygusunun varlığı ile ilişkilendirilir. Utanmayan insan hoş karşılanmaz. Utanmak, ahlaki normlar içerisinde bireyi toplum içerisinde bir kalıba sokar ve toplum dışı davranışların olmasını engeller.

Seneca`nın şu sözü utanma duygusunun ahlaki normlar içerisindeki önemini destekler nitelikte:

Yasaların yasaklamadığını, utanma kontrol eder.

L. Annaeus Seneca

Daha fazla okuyucuya ulaşmamız için lütfen bu yazımızı sosyal medya hesaplarınızdan paylaşın. Teşekkürler.

Sağlıklı ve keyifli günler dileriz. Stockholm Sendromu`na göz atın!

Güncel yazılarımız ve Bilgezone`u takip etmek için lütfen aşağıdaki abonelik formunu doldurun.

Kaynaklar:

1234

STOCKHOLM SENDROMU NEDİR? KATİLİNE AŞIK OLMANIN ADI

0
Stockholm sendromu hakkında
Stockholm Sendromu Nedir?
Okuma Süresi: 8 Dakika

Stockholm sendromu nedir? Rehin tutulan birinin kendisini rehin alan kişi ile yaşadığı diyalog sürecinde ona karşı oluşan duygusal empati ve sempati haline Stockholm sendromu denir.

Rehinenin içinde bulunduğu olumsuz durumu bir tarafa bırakıp, onu bu olumsuz durumun içine atan kişiye karşı duygusal yönelimi anlatan terimdir. Bir psikolojik durum ihtiva eder.

Psikiyatr Nils Bejerot tarafından isimlendirilen Stockholm sendromu, adını 1973 senesinde İsveç`in başkenti olan Stockholm`de yaşanan bir olay sonrasında almıştır. İşin temelinde katiline aşık olmak ya da hayatta kalmak için kendisine zarar veren kişiye bağlanmak vardır. Kaçırılan ya da baskı altında kalan insanlarda görülen bir tür psikolojik davranış durumudur.

Bankayı soymaya çalışan bir soyguncunun 6 gün süreyle rehin olarak tuttuğu bir kadın, soyguncuya karşı duygusal bir bağlılık gösterir. Rehine serbest kaldıktan sonra sadece soyguncuyu savunmakla kalmayıp, aynı zamanda nişanlısını terk ederek onu rehin alan soyguncunun cezasını çekerek hapisten çıkmasını bekler. Stockholm sendromu bizlere pek çok şey anlatıyor. Gelin, katiline aşık olmanın çıkış noktası olan Stockhom sendromuna ve bilimsel hikayesine bir göz atalım.

6 Gün Süren Soygun Girişimi

1973 yılında sıradan bir gündü. Tarih 23 Ağustos Perşembe günüydü. Bir marketten yiyecek ve içecek alıp biraz sonra büyük bir soygun hayali kuran Jan-Erik Olsson, diğer soyguncu arkadaşıyla birlikte silahını ceketinin içinde saklayarak oradan çıktı ve biraz ilerideki Kreditbanken isimli bankaya doğru yola koyuldu. Bankanın kapısına yaklaşan Jan-Erik Olsson ceketinin içinden silahını çıkararak banka kapısından içeri daldı. Havaya birkaç el ateş ettikten sonra şöyle bağırdı. “Hiç kimse kıpırdamasın ve yere yatsın, parti başlıyor!”

Kargaşa ve panik esnasında bazı banka görevlileri ve müşteriler dışarı kaçtı. Soyguncu bu duruma göz yummuştu. Ardından 4 banka memuresini rehin aldı. Birkaç dakika içinde oraya ulaşan polis içeri girip duruma müdahale etmek istedi. Fakat içeri girmeye çalışan ilk polis memuru soyguncunun ateş etmesi nedeni ile yaralandı. Bu olaylar zinciri güpegündüz Stockholm`ün orta yerinde dakikalar içinde yaşandı. Polis yaklaşık 1 saat sonra soyguncu ile iletişim kurdu. Bu iletişim sonrasında Jan-Erik Olsson yarısı İsveç kronu olmak üzere ve yarısı da döviz şeklinde 3 Milyon İsveç kronu tutarında para talep etti. Ayrıca kapının önüne süratli bir araba ve cezaevinde bulunan arkadaşı Clark Olofsson’un da getirilmesini istedi.

Parayı teslim aldıktan sonra rehinelerle birlikte kapı önüne geldi. Rehineleri orada bırakarak paralar ve arkadaşı ile birlikte arabaya atlayıp kaçmayı planlıyordu. Bu talepler sonrasında soyguncunun cezaevindeki arkadaşını polis öğleden sonra bankaya getirdi. Polis, soyguncu ile iletişimi cezaevinden getirilen Clark Olofsson aracılığı ile yapmaya başladı. Akşama doğru bankanın kapısının önüne Mustang marka bir araba bırakıldı. Ardından istenilen para da soyguncuya teslim edildi. Jan-Erik Olsson buna karşılık rehinelerden ikisini o esnada bırakmayı vadetti. Daha sonra polis kuşatmasının tamamen kaldırılmasıyla birlikte diğer rehineleri de serbest bırakarak arabaya atlayıp oradan uzaklaşacağını söyledi.

Fakat polis kuşatmayı kaldırmayarak soyguncuyu teslim olması için çağrıda bulunuyordu. Rehinelerin hepsini bırakması konusunda ikna etme yollarına başvurmaya devam etti. Soyguncu paralarla birlikte arabaya binip kaçamıyor, çünkü polis buna izin vermiyordu.

Stockholm Sendromu Nedir? Başlıyoruz

Stockholm sendromu nedir? konusu bu bankada yaşananlarla başladı. Öyle ki polis ablukayı kaldırmaya yanaşmayınca soyguncular plan yapmaya başladı. Aynı zamanda polis tavanda bir delik açtı. Polisin içeriye gaz vereceğini düşünüp ( Doğru tahmin ederek) rehinelerden birinin boynuna ip bağlayarak tavana astılar. Fakat rehine ayakları yere değdiği için ölmemişti. Soyguncular polise eğer içeriye gaz bombası atarlarsa diğer rehineleri de tavana asarak öldüreceklerini söylediler.

Polis rehinelere zarar vermemek için farklı planlar yapmaya devam etti. Bu kuşatma tam olarak 6 gün devam etti. Altıncı gün polis içeriye girdi. Soyguncular silahlarını atıp teslim oldular. Bu esnada çok şaşırtıcı ve ilginç davranışlar oluyordu. Hem de rehineler tarafından. Polisin içeriye girdiği sırada rehineler kendilerini soyguncuların önüne attı. Polisin onlara silah sıkmalarını ve zarar vermelerini engelleyecek birtakım davranışlar sergiliyordu. Soyguncuların vurulmasını önlemeye çalışan rehineler “Sakın onlara ateş etmeyin, onları vurmayın” diye bağırıyorlardı.

Soyguncuların tutuklanmasından sonra da enteresan bilgiler gelmeye devam etti. Polis rehinelerden biri olan Elizabeth Smart’ın kaçabilme imkanı olmasına rağmen kaçmadığını öğrendi. Hatta daha garip olanı ise rehinelerin soyguncuların tutuklanmasından sonra onları hep destekliyor olmalarıdır. Rehineler soyguncuların aleyhinde mahkemede ifade vermekten kaçındılar. Dahası ise rehineler kendi aralarında para toplayıp soyguncuların mahkeme masrafını karşılamaya kalktılar. Ayrıca onları hapisteyken sık sık ziyaret ettiler.

Bu soygun olayından yıllar sonra orada rehine olarak bulunan bir rehine şöyle diyordu:

Soyguncu beni öldürmeyeceğini ve yalnızca bacağımdan vuracağını söyledi. O esnada ne kadar da nazik ve düşünceli bir insan olduğunu düşündüm.

Stockholm sendromu nedir? Ya da katiline aşık olma sendromu nedir? Sorularına yanıt aramak için farklı örneklemelerle devam edelim.

Patty Hearst Olayı

1973 yılındaki Stockholm soygun girişiminden 1 yıl sonraydı. ABD`de zengin bir ailenin çocuğu olan Patty Hearst, Simbiyonez Özgürlük Ordusu isimli bir grup tarafından kaçırıldı. Grubun üyeleri bu genç kızı ışık geçirmeyen küçük bir dolapta tuttu. onu ölümle tehdit edip defalarca tecavüz ederek işkence yaptılar. Bir süre sonra onu ödüllendirmek adına dolabın kapısını çok az açık bırakarak genç kızın hava almasına izin verdiler. Patty Hearst bu halde dolapta 2 ay boyunca yaşadı.

Bu olaydan yaklaşık 1 yıl sonra Patty Hearst, elinde bir tüfekle San Francisco’daki bir bankayı soymaya kalkınca yakalandı. Bu genç kız Tania takma ismini kullanmış ve onu kaçıran grubun silahlı bir üyesi olmuştu. Tutuklandığı zaman şu cümleleri kullanmıştı:

Ben bir şehir gerillasıyım. Herkes bilsin ki kendimi bu şekilde güçlü ve özgür hissediyorum ve yüzüm gülüyor. Dışarıdaki tüm kardeşlerime sevgilerimi ve selamlarımı yolluyorum.

Jaycee Lee Dugard Olayı

1991 senesinde bir görgü tanığı bir karı koca tarafından küçük bir kız çocuğunun kaçırıldığını gördüğünü söyledi. Bu tanık polisle iletişime geçti. Gerçekten de o dönemde 11 yaşındaki Jaycee Lee Dugard isimli kız çocuğu kaybolmuştu.

2009 senesinde 29 yaşındaki bir kadın, polis merkezine gider. Kendisinin Jaycee Lee Dugard olduğunu söyleyene kadar da bu kız çocuğundan hiçbir haber alınamamıştı. Jaycee Lee Dugard 11 yaşındayken bir çift tarafından kaçırılmış ve 18 yıl süresince esir tutulmuştu. Fiziksel ve cinsel şiddete maruz kalmıştı. Jaycee Lee Dugard bu süre içinde iki çocuk dünyaya getirmişti.

İlk zamanlardaki tutsaklık döneminin sonrasında Jaycee birçok kez kaçma imkanı bulmuştu. Fakat kaçma imkanı bulmasına rağmen kendi isteği ile kaçmamıştı. Hatta çok uzun bir süre boyunca telefon ve internete erişimi vardı. Ama Jaycee bu çifte karşı bağlılık hissettiğini söylüyordu.

Natascha Kampush Olayı

18 yaşında olan Viyanalı Natascha Kampush, 2006 yılında Wolfgang Priklopi adlı bir adam tarafından kaçırıldı. Bir hücrede esir tutuldu. İlk zamanlar yalnızca penceresiz bir yerde alıkonulmuştu. Fakat adam zamanla Natascha Kampush`un evin diğer diğer alanlarına da girmesine izin verdi. O evde yemek ve temizlik işleriyle uğraşmaya başladı. Birkaç sene sonra da bahçeye çıkmaya başladı. Onu kaçıran adam bir süre sonra da kızı arkadaşlarıyla tanıştırmaya başladı. 8 yıl süreyle çoğu kez aç bırakılan, tehdit edilen, fiziksel şiddet ve cinsel tacize uğradı. Natascha tüm bu olanlara rağmen kaçmamıştı.

Fakat 8 yıl sonra Natascha bir gün oradan kaçtı. Onu kaçıran adam bunu öğrenince trenin önüne atlayarak intihar etti. Kendisini kaçıran adamın ölüm haberini alan Natascha yıkıldı ve çok üzüldü. Öyle ki etrafında bulunan insanlar onu teselli etmekte çok zorlandılar.

Natascha`nın esir edildiği zamanlarda onu görenler, Natascha`nın çok mutlu ve neşeli bir karakter olduğunu söylüyorlardı. Natascha kendisi ile yapılan bir röportajda şöyle sölüyor:

Evet haklısınız. Çok farklı bir hayat yaşadım fakat birçok bakımdan bana faydaları oldu. Örneğin hiç kötü arkadaşlarım olmadı ve hiç sigara kullanmaya başlamamış oldum.

Stockhom Sendromu Psikolojisi

Yukarıdaki olayların dışında da benzer durumlar birçok kez görülmüştür. Rehinelerin paradoksa benzer bağlılıkları daha sonra akademik alanda ünlü banka soygununun yaşandığı şehir olan “Stockholm sendromu” ismiyle anılmıştır.

Stockholm sendromu ilk başlarda rehinelerin kendilerini esir alan kişilere karşı geliştirdikleri “sempati” olarak ifade edilmiştir. Yeni vakaların olmasıyla birlikte bu anlam genişlemiş ve sağduyuya aykırı nitelikteki davranışlarda artış gözlemlenmiştir. Toplama kamplarındaki esirlerin gardiyan ve askerlere karşı bağlılıkları. Tarikat üyelerinin önderlerine karşı bağlılıkları ve şiddete maruz kalan kadınların eşlerine karşı bağlılıkları bunlara örnek olarak gösterilebilir.

Peki bazı insanlar neden böyle davranır? İnsanlar nasıl olur da anlaması güç ve tuhaf bir şekilde kendilerine zarar veren kişilere karşı duygusal bir bağlılık gösterir? Mağdurun onu zor durumda bırakan insana karşı özlem duyması, yas tutması ya da onu korumaya çalışması nasıl bir davranış biçimidir? Ayrıca nasıl olur da bir insan ona terör davranışı uygulayan birinin daha sonra yerine geçebilir?

Stockholm Sendromu Nedir? konusunda Uzmanlardan Örnekler

Aslında Stockholm sendromu olan bu davranış biçimi hayvanlarda da mevcut. İnsan dışı memelilerde, maymunlarda ve bazı sürüngenlerde de bu durum gözlemlenmiştir. Yani demek oluyor ki Stockholm sendromu sadece insanlarla sınırlı değildir. Baskın bir erkek maymun tarafından saldırı ve şiddete uğrayan dişi maymunların, sonrasında kendilerine şiddet uygulayan maymunlara sığındıkları gözlemlenmiştir. 1988 (Michael Chance)

Micheal Change`e göre bu davranış dişi maymunların kendi güvenliklerini sağlamaya yönelik davranıştır. Yaşamını idame etmek için gruptaki en güçlü maymuna sığınmış ve ona biat etmiştir.

Köpeklerde de şöyle bir davranış gözlemlenir: Güçlü bir köpek başka bir köpeğe saldırdığında güçsüz olan köpek sırt üstü yatarak bacaklarını oynatır ve yavru köpekleri taklit eder. Böylelikle diğer köpeğe kendilerinin bir tehdit olmadığını göstermeye çalışır. 1988 (Chance)

Eyleme yönelik perspektifte (Pragmatist) Stockhom sendromunun kurbana göre işlevselliği, kurbanın özgürlüğünü kısıtlayana yönelik olumlu duygularının travma ya da zorluklarla başa çıkma kabiliyetini arttırmasıdır. (1994) Auerbach ve arkadaşları.

Kadınların rakip kabile ve toplumlar tarafından kaçırılıp alıkoyulmaları Avcı ve toplayıcı toplumlarda çok yaygındı. Bu kadınlar da oradan kaçmaları durumunda öldürüleceklerini öğrenmişlerdi. Bu nedenle çoğunluğu kendilerini kaçıran kabilelere itaat etmeye başladılar. Hayatta kalma içgüdüsü genler aracılığı ile günümüze kadar aktarılarak Stockholm sendromunun işlevselliğini kanıtlar nitelikte bir argüman oluşturuyor. Gençler ve kadınlarda bu durumun daha çok yaşanması buna kanıttır. 2014 (Sugiyama)

İki farklı insan grubunun savaştan sonra kendilerini yenen tarafa adamaları ve bağlılık göstermeleri Stockholm sendromuna makul bir örnek olarak verilebilir. 2002 (Henson)

Stockholm sendromunu salt kişisel travmaya yönelik bir psikolojik tepki olgusu olarak sınırlamamak lazım. Ezilen bir kitlenin ya da grubun travmatik sürece vermiş olduğu tepkiyi de kapsar ve bu durum “Toplum kapsamlı Stockholm Sendromu” olarak adlandırılır. 1995 (Dee Graham)

Bakış Açısını Benimsemek

Stockholm Sendromu`na göre ezilen, kurban, (Birey/topluluk) şiddet ve tehdit yoluyla kendi özgürlüklerini kısıtlayanlara karşı yoğun stres altında onların bakış açısı ve fikirlerini benimseyebilir. Böylelikle artık kendi bakış açılarına göre kurban ya da ezilen olmaktan çıkarlar. Kendilerini zor durumda bırakan kişilerin aslında yanlış anlaşıldıklarını savunurlar. Hatta onları birer kahraman bile ilan edebilirler. Kurbanın gözünde içinde bulunduğu vaziyet birden bire meşru bir duruma dönüşür.

Böyle bir durum çok farklı ya da inanılması güç gelebilir. Ama sıra dışı davranış modellerinde insanların tepkilerinin de sıra dışı olabileceği unutulmamalıdır.

İnsanların travmatik olaylara karşı bakış açılarındaki değişim 2004 yılında Speckhard tarafından yapılan bir araştırmayla konuyu daha iyi anlamamızı sağlayacaktır.

2002 senesinde Moskova`daki bir tiyatro gösterisi 50 militan tarafından basılır ve içeridekiler bu militanlar tarafından rehin alınır. Silahlı çatışma sonrası saldırganların tamamı ve 130 rehine ölür. Orada bulunan bazı izleyicilerin davranışları dikkat çekicidir. Bu izleyiciler o esnada olanların tamamen sanatsal bir gösteri olduğuna inanmışlardır.

İnsanlar ağır stres altında farklı bakış açılarına sahip olabilirler. İnsanların davranışları aniden değişebilir.

Ezen Tarafa Geçen Mağdur

Nasıl olur da ezilen tarafta olan mağdur ezen tarafa geçebilir? Aşağıdaki açıklamalar bunun anlaşılabilmesi için verilebilir.

İnsan ve birçok canlı türünün bireyleri doğduktan sonra uzun bir süre dış dünyayı gözlemler. Kendisine bir yaşam normu oluşturur. Aslında bu norm kısıtlı bir alan için tasarlanmıştır. Öyle ki bu durumu tüm dünyanın geneline atfeder. Şiddet ve taciz mağduru çocuklar bu olumsuz durumdan kurtulsalar dahi karamsar, saldırgan ve suça meyillidirler. Şiddet mağduru kadınlar da çocuklarını daha çok döverler. Uzunca bir süre olumsuz koşullarda yaşayan bireylerin suça daha çok bulaştıkları gözlemlenmiştir.

Kafalarında gücü tasarlayan mağdurlar ya da kurbanlar, ellerine fırsat geçtiğinde ezen tarafa geçer. Böylelikle psikolojik bir tatmin yaşarlar. Bu durum Stockholm sendromundan bağımsız olarak düşünülebir. Altta yatan temel unsur ezen tarafın gücüne hayranlık ve onu elde etme isteğidir.

Küçük bir iyiliğe karşı bile yoğun bir minnet duygusu yaşanır. İçinde bulunduğu duruma yönelik kendi kendini suçlama eğilimi, şiddet uygulayanın şiddeti azaltması için onu memnun etme çabaları, mağdur hayatta kaldığı ve saldırganın onu öldürmediği için saldırgana minnet duymak… Tüm bunlara örnek olarak Stockholm sendromunda travmatik bağlanma eğilimi gösterilmesi verilebilir.

Savaşmak ya da Kaçmak Dışında Başka bir Seçenek

Bir birey ciddi bir tehlike ile karşılaştığında içgüdüsel olarak ani tepki verir. (Bu konunun detayı için İlkel Beyin adlı makalemizi okuyabilirsiniz.) “Savaş ya da kaç” ilkesi ile temel dürtüler davranışlara yön verir. Fakat bir bireyin “Savaş ya da kaç” ilkesi ile hareket edemeyeceği zamanlar olabilir. Bu seçeneklerden ikisi de mümkün olmadığında üçüncü bir yol olan tehdit unsurunun aslında bir tehdit olmadığını kabullenmektir. İşte bu davranış kurbanın onu hayata bağlayacağına inandığı davranıştır. Yani Stockholm sendromunun içinde yer edinen psikolojik bir davranıştır. Seçenekleri tükenen birey kendine farklı bir seçenek üretmiş olur. Savaşmadan ve kaçmadan bakış açısını değiştirir.

Freud şöyle diyor:

Yüksek ve ciddi tehdit altında bulunan birey, içinde olduğu duruma karşı uygun bir savunma mekanizması geliştirerek kendisini tehdit edene karşı empati kurabilir.

Stockholm Sendromu Nedir? Sorusuna Medyadaki Örnekleri

King Kong filmi, Celladına aşık olan köle, Costa Gavras’ın Mad City filmi, Güzel ve Çirkin (Beauty and the Beast), Terence Stamp’ın oynadığı The Collector, Woody Allen Sleeper, Sidney Lumet Dog Day Afternoon, The Negotiator, Gırgır ali, Cüneyt Arkın-Hülya Koçyiğit, Seni seviyorum, Yaşar Alptekin, Melike Zobu, Fırtına, Kadir İnanır, Harika Değirmenci.

Asperger Sendromu Nedir?

Kaynaklar:

BBC23

Kaynak sorular:

Stockholm Sendromu nedir? Araştırma Stockholm Sendromu kimlerde görülür? Makale Stockholm Sendromu tedavisi nasıldır? Özet Stockholm Sendromu belirtileri nelerdir? Araştırma Stockholm sendromunun gelişim mekanizması, Araştırma Lima sendromu nedir?, Sendrom nedir?, Sendromlar nelerdir?, Stockholm sendromu ne demek? Stockholm sendromu tedavisi, Stockholm sendromu olayı, katiline aşık olma sendromu, stockholm sendromu ile ilgili filmler, Londra sendromu, Jan Erik Olsson, Stockholm sendromunun anlamı, stockholm sendromunun tarihçesi, celladına aşık olmak, katiline aşık olmak, stockholm syndrome, What is Stockholm syndrome symptoms? Is Stockholm syndrome real love? What is Lima syndrome? What is the battered woman syndrome? Is Beauty and the Beast about Stockholm Syndrome? Stockholm Sendromu testi

Gen Makası için Nobel Kimya Ödülü

0
Okuma Süresi: 2 Dakika

Gen makası nedir? Genetik mühendisliği kök hücre tedavisi için yapılan birçok araştırma Gen makası ya da Crispr nedir? sorusunun cevabını da anlamaya imkan sağlıyor. Genetik makas, yani CRISPR yöntemi Dünyanın en etkin DNA makası niteliğine sahip CRISPR Cas9 enzimi, genetiği ve biyoteknolojiyi kökten değiştirecek. CRISPR-Cas9 sisteminin çalışma mekanizması insan DNA’sındaki genlerin bilgisayarda yazı yazar gibi kes, kopyala, yapıştır şeklinde yeniden oluşturulmasını sağlıyor. Bu genetik makaslar DNA biçimlendirme araçları olarak genetik mühendisliği alanında çığır açacak nitelikte.

2020 yılı Nobel Kimya Ödülü, kanserleri tedavi etme ihtimali bulunan hatta gelecekte kalıtsal birtakım hastalıkları da tedavi edebilecek “Moleküler makas” isimli gen biçimlendirme teknolojisine katkı sunan iki kadın araştırmacı bilim insanına verildi. Yeni nesil genom düzenleme tekniklerine oldukça fayda sağlayacak olan Gen makası, genlere bir nevi müdahale ediyor.

Biyokimya uzmanı Jennifer A. Doudna ve Mikrobiyoloji uzmanı Emmanuelle Charpentier’nın çalışmaları sonucunda geliştirdiği CRISPR/Cas9 adlı teknoloji; bitki, hayvan ve mikroorganizmaların DNA’larını hassas ve son derece hatasız bir şekilde değiştirmek için kullanılıyor.

Gen Makası – Çığır açan tedavi yöntemleri

Nobel Kimya Komitesi`nin Başkanı olan Claes Gustafsson, yapmış olduğu açıklamada, “Tüm insanlığı etkileyen bu genetik aracın olağanüstü bir gücü var. Bu teknolojik aygıt temel sadece bilimlerde bir devrim yapmakla kalmadı, aynı zamanda yeni ve farklı araçlar geliştirilmesine katkı imkanı sağladı. Çığır açacak olan yeni tıbbi tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine de öncülük edecek” şeklinde açıklama yaptı.

Komite başkanı Gustafsson, CRISPR teknolojisinin sonucunda genetik hasarı onarmak için her genin bundan sonra düzeltilebileceğini ve bu teknolojinin insanlık adına olağanüstü fırsatlar sağlayacağını belirtti. Fakat Gustafsson, CRISPR teknolojisinin büyük gücünün onun çok dikkatli kullanılması gerektiği anlamında geldiğini de ifade ediyor.

Etik Problemler

Uluslararası ölçekte kamuoyu, bilim dünyasında önemli etik soru ve problemlerin de ortaya çıkmasına yol açan CRISPR (Gen makası) teknolojisinin varlığından ilk defa 2018 senesinde haberdar oldu. Dünya bunu Çinli bilim insanı Dr. He Jiankui’nin, AIDS hastalığına neden olan HIV virüsüne yönelik direnç geliştirmek için dünyada genetiği değiştirilmiş ilk bebeklerin doğumuna katkı sağlayan açıklamasıyla öğrenmiş oldu. Dr. Jiankui’nin araştırmaları, insanlar üzerinde yapılan tehlikeli deneyler olması sebebi ile dünya genelinde kınandı. Bunun sebebi, insan geninde ortaya çıkan değişikliklerin gelecekteki nesillere de aktarılma riski ve tehlikesi olan değişikliklere de yol açabilme ihtimaliydi.

Uluslararası bilim insanlarından oluşan bir paneldeki uzmanlar Eylül 2020`de bir rapor yayınladı. Bebeklerin genetiklerinin değiştirilmeye çalışılmasının henüz çok erken olduğunu, bunun olması için gerekli olan teknolojik altyapı ve bilimin hala yeterince gelişmediğini aktardılar.

Nobel Kimya Ödülü ilk defa iki kadın araştırmacının oldu

Charpentier, ilk defa iki kadın araştırmacının Nobel Kimya Ödülü’nü almaya hak kazanması ile ilgili düşüncelerine dair soruya da kendisini her şeyden evvel bir bilim insanı olarak gördüğünü ve başka insanlara ilham kaynağı olmayı ümit ettiğini söyledi. Ayrıca bilimin ışığında ilerlemek isteyen kız çocukları için olumlu bir mesaj olduğunu belirtti.

Amerikalı uzman Jennifer Doudna ise çok şaşkın olduğunu ve ödülün biyoloji biliminde yeni sırların keşfedilmesi ve insanlık için yararlı olmasını umduğunu söyledi.

Patent Başvuruları

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) ve Harvard Üniversitesi`nin ortak kullanım alanında olan Broad Enstitüsü, CRISPR teknolojisinin patent haklarını alabilmek için uzun süredir hukuki mücadele veriyor. Birçok bilim insanının da katkı sağlamasına karşın Charpentier ve Doudna, CRISPR’ı kolaylıkla kullanılabilecek bir araç haline getirilmesindeki çalışmaları sebebi ile bu alanda en fazla ödül alan uzmanlar oldu.

Jennifer Doudna California Üniversitesi`nde bulunan Berkeley Kampüsü’nde, Emmanuelle Charpentier ise Berlin’de bulunan Max Planck Enstitüsü Patojen Bilimleri departmanında görev yapıyor. Bu ikili aynı zamanda Gen makası projesi için 1 milyon 110 bin dolarlık ödülü de paylaşacak.

Kaynaklar:

1

Siz de yazılarınızı Bilgezone`da paylaşmak ister misiniz? Lütfen Bilgezone ailesine katılın!

12 Yaşındaki Çocuk 69 Milyon Yıllık Dinozor Fosili Buldu

0
Okuma Süresi: < 1 minute

Kanada’nın Alberta eyaletinde 12 yaşındaki Nathan Hrushkin adlı bir çocuk 69 milyon yıl önce yaşamış olan dinozor fosili buldu.

Nathan Hrushkin babası ile birlikte çıktığı doğa yürüyüşü sırasında bulduğu fosilin aylarca süren çalışmaların ardından çıkarıldığı açıklandı.

Hrushkin, bir kayanın içinde olan fosilin bir kısmını gördüğü an “oracıkta donup kaldığını” söyleyerek “O kadar şaşırdım ki hiç heyecanlanamadım bile” dedi.

5 yaşından beri dinozorlara çok ilgisi olan Hrushkin, çoğu zaman Alberta’da Kanada Doğa Koruma Alanı’ndaki arazide yürüyüşlere çıktığını belirtti. Hrushkin “Dinozorların kemiklerinin taşa dönüşmesi beni hep etkilemiştir” şeklinde dinozorlara olan ilgisini tanımlıyor.

Hrushkin, babasıyla birlikte önceki yıllar büyük ve yüksek kaya parçalarından düştüğünü tahmin ettikleri küçük fosil parçaları bulduklarını ve bu yılın yaz aylarında o bölgeye tekrar gitmeye karar verdiklerini ifade etti.

Bir hadrozorun kemikleri

Hrushkin, fosillerin koruma altında olması sebebi ile prehistorik yaşama dair çalışmalar yapan Royal Tyrrell Müzesi’ne durumu haber verdiklerini, ardından fosilin fotoğrafını ve fosili buldukları yerin GPS bilgilerini gönderdiklerini söyledi.

İncelemeler sonrasında kemiklerin 3 ya da 4 yaşındaki bir hadrozorun olduğu tespit edildi. Yapılan kazılarda 30-50 arasında kemiğin bulunduğu aktarıldı.

Hrushkin, “Çocukların birçoğu gibi benim de favori dinozorum Tyrannosaurus Rex. Fakat bu keşfimin ardından şimdiki favorim “hadrozorlar” dedi.

Müze yetkilileri, bu döneme ait fazla kayıt bulunmamasından dolayı ortaya çıkarılan bu dinozor fosilinin bilimsel özellikler açısından çok önemli olduğunu ifade ediyor.

Kaynak:

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-54567454

Siz de yazılarınızı Bilgezone`da paylaşmak ister misiniz? Lütfen Bilgezone ailesine katılın!

ÇALIŞMAK BAŞARI İÇİN YETERLİ Mİ?

0
Okuma Süresi: 2 Dakika

Çalışmak hele de çok çalışmak tek başına bütün yetenekleri en üst seviyeye çıkarmak için yeterli mi? Ya da bunun bir sınırı, bir süresi var mı? Yalnızca çalışma süresi için bazı çalışmalar yapıldı. Bu konu ile ilgili farklı görüşler var.

Birtakım uzmanlar çok çalışmanın iyi bir çözüm olduğu düşünüyor. Ötekiler ise yeteneğin çok çalışmayla değil, bu durumun daha çok doğuştan ortaya çıktığını söylüyor.

İsveçli bir psikolog olan K. Anders Ericsson, 1993 senesinde sıradan ve normal yetenekleri olan bir ergenin nasıl keman virtüözüne dönüştürüleceğinin sırrını araştırmaya koyulmuştu. Peki bunun cevabı ne olabilirdi? “Çalışmak

Hem de normal bir çalışma değil bu, 10.000 saat çalışmak. Bazı dahilerin uyguladığı çalışma programının bir ortalaması niteliğinde olan bu 10.000 rakamı, o zamandan bu yana hiç kaybolmadı. Hatta yazar ve gazeteci olan Malcolm Gladwell, 2008 yılında yayınladığı “Sıradışılar” adlı kitabında bu sayıdan “muhteşemlik adına sihirli bir rakam” olarak bahsetmişti.

Çalışmak Tek Başına İnsanları Uzmanlaştırır mı?

“Pratik yaparak çalışmak insanları mükemmel bir hale getirir” düşüncesi, Roma İmparatorluğu’ndan günümüze hevesli bireylerin kafalarında yer etmişti. Eğer bir kişi becerisini geliştirmek için yeteri oranda zaman harcarsa, herhangi bir insan yeni bir Michael Jackson, Beethoven ya da dünyaca ünlü başka biri olabilirdi. Ama bu durum o kadar da basit değildi. Bu konuya kafa yoranların hepsi aynı düşüncede değil. psikolog Zach Hambrick (Michigan State Üniversitesi) çalışma eylemi, öğrenme için önemli ve gerekli de olsa; insanların hayatlarının büyük bir kısmını uzunca bir süre tekrar etmeye harcamaları, o şeyde uzman olacakları anlamına gelmediğini söylüyor. Yani sadece çalışmak bunun için yeterli değil.

Muhteşem bir insan olmak, sadece çalışma süresiyle ilgili değil; o işte çalışan insanların kendileriyle de ilgilidir. Hambrick spor, eğitim, oyun gibi profesyonel başarılarda pratik yaparak çalışmak adı altında ve bu çalışmaların etkisine yönelik farklı analizleri incelemiş. Bunun sonucunda da pratik süresinin beceri düzeyindeki farkın sadece o işin çeyreği kadarını etkilendiğini bulmuş. Diğer etkenlerin tümü yapılan işte daha etkin bir rol üstleniyormuş. Bunlar zeka, yaş, doğal yetenekler gibi etmenler. Hambrick`e göre iyi olanı daha iyi yapabilme becerisinin büyük çoğunluğu bu etmenlere bağlı.

Mesela genler, entelektüel ve fiziksel yetenekleri şekillendiriyor. Örneğin esnek bir ses aralığı müzik için, Boy ise bir basketbol oyunu için ciddi bir etkendir. Ayrıca ne kadar pratik yapılırsa yapılsın, ne kadar çalışmak için çaba gösterilsin çok uzun bir süre piyano çalmak, parmaklarınızı daha fazla uzatmayacak.

Tabi ki bu durum, insanların pratik yapmayı, ya da herhangi bir iş için tekrar etmeyi bırakması gerektiği anlamına gelmez. Hiç kimse doğuştan bir satrancın nasıl oynandığını bilemez. Ya da nasıl bir yabancı dil konuşulması gerektiğini bilemez. Pratik yapmak ve çalışmak öğrenme için önemlidir. Ama 10.000 saatte mükemmel biri olunabilir mi? İşte Hambrick`e göre günümüz ölçeğinde bunu tam olarak öğrenebilmek mümkün değil.

Kaynaklar:

Sara Kiley Watson/Popular Science. Ç: O.

Bu yazımızdan sonra “Takım Çalışması” adlı yazımızı okuyabilirsiniz. Keyifli ve sağlıklı günler dileriz.

BEYNİMİZ BİZE ÇAKTIRMADAN SEÇENEKLERİ DEĞERLENDİRİYOR

0
Okuma Süresi: 3 Dakika

Beynimiz Karar Alırken Nasıl Davranıyor?

Beynimiz ile ilgili birçok araştırma yapılmaya devam ediyor. Yapılan yeni bir araştırma seçimlerimize dair söz hakkımızın düşündüğümüzden çok daha az olduğunu ortaya koyuyor. Bu çalışmaya göre bilinçdışı gerçekleşen beyin aktivitelerinin bizler henüz seçimlerimizin farkında bile olmadığımız anda beynimiz seçenekleri belirliyor. İnsan beyni nasıl çalışır? Bu sorunun cevabı çok kapsayıcı ve derin araştırmaların konusu. İnsan beyninin çalışma şekli ve özellikleri ile ilgili yeni keşifler devam ediyor. Beynimiz nasıl çalışır? Ayrıca karşısına çıkan seçenekler ile ilgili nasıl kararların alındığına dair yapılan bazı çalışmalar var.

İnsan beyninin çalışma şekli ve özellikleri, insan beyni nasıl çalışır, beyin yapısı, beyin bölümleri gibi soruların cevapları bir hayli uzun bir araştırma konusu. Bu beynimizin bu özelliklerini içeren çalışmalarımıza ve yayınlamaya Bilgezone ailesi olarak devam edeceğiz.

Çalışmalar

Seçeneklerin değerlendirilmesi ve beynimizin bu sürece dair neler yaptığını içeren araştırmalara bir bakalım. Çünkü herhangi bir şeyin seçimi hakkında beynimiz bize çaktırmadan seçenekleri değerlendiriyor.

UNSW Psikoloji Okulu

Çalışma Scientific Reports’ta yayımlandı. Bu konu UNSW Psikoloji Okulu’nun kendi Laboratuvarında ele alındı. Deneyde, insanlar düşündükleri şeye karar vermeden önce beyin 11 saniye daha erken seçimini yapıyor. Bu durumun beynimizde gerçekleşen etkinliklerin desensel hareketlerini gözlemleyerek ortaya konulacağı aktarıldı.  

Deneyde bireylerden kırmızı ve yeşil şeritli 2 görsel desen arasından birini serbest bir şekilde seçmeleri istendi. Desenlerden birinde bu şeritler dikey, ötekinde yataydı. Bu bireylere daha sonra manyetik rezonans görüntüleme (MRI) cihazında devamlı olarak gözlem yapıldı.

Katılımcılara yaptıkları seçim sonrasında desenler hakkında ne kadar kuvvetli ve güçlü bir hisse sahip olup olmadıkları soruldu. Bu süre zarfında da bu kişilerin beyin aktiviteleri kaydedildi.

Beynimiz için 11 Saniye Yeterli

Bu deneyi yapan araştırmacılar bu gözlemle beynimiz hangi seçimleri yapacağını erkenden tahmin ediyor. Aynı zamanda deneye katılanların bu görsellerle ilgili nasıl bir puanlama yapacaklarını da öngörebildiler. Makine öğrenmesi sayesinde, araştırma ekibi katılımcı bireylerden istemli olarak seçim yapmalarını gözlemledi. Düşüncelerin bilinçli duruma gelmesinden ortalama olarak 11 saniye erken saptayabildiler.

Beynimizde, karşılaşılacak seçimlere dair bilginin bulunduğu beyin bölgeleri var. Bilinçli bir şekilde karar vermek için beynin yönetim bölgesiyle birlikte, korteks altı ve görsel bölgelerinde de bu sorumluluk bulunur. Bu bileşenler de düşüncelerin ortaya çıkışından sorumlu ve geniş kapsamlı bir bölge ağının olma ihtimalini yüksek kılıyor.

Sonuçlar Nasıl?

Beynimiz için araştırmadan çıkan sonuçlar nasıl? Bu çalışmanın yapıldığı Laboratuvarda müdür olan Profesör Joel Pearson, önce oluşan beyin etkinliklerine göre düşüncelerin bir nevi hazırda bekletiliyor olabileceğini söylüyor. Bu durumun da henüz bireyler bilincine varmadan son kararı etkileyebileceğini öne sürüyor. Joel Pearson düşünceler konusunda iki ve daha fazla seçenek oluştuğunda bilinç tam manasıyla işlevsel bir düşünce ile hareket etmiyor. Düşünceler yönünde karar verirken beyindeki yönetim alanı seçenekler arasından en güçlü olanı seçiyor. Yani daha önce beyinde gerçekleşen etkinliklerden bir tanesi seçimlerden herhangi biri ile uyuşuyorsa, bu durumda beyin önceden mevcuttaki etkinliği seçiyor. Bu durum bize beynimiz için bilimsel kanıtlar sunuyor. insanların herhangi bir şeye ne kadar çok kafa yorarsa, o kadar çok düşünce çıkmazına girdiğini bilimsel olarak açıklıyor. Çünkü pozitif döngü ve olumlu geribildirim oluşuyor.

Karar Vermek

Araştırmaya katılanlar, beynimizdeki algısal alanlardaki etkinliğin, bir şeylerle ilgili fikirlerimizin güçlü olduğunu belirlediğini de düşünüyorlar. Fakat bütün seçimler önceden var olan beyin etkinlikleri tarafından da belirlenmiyor. Yani bütün düşünsel kararlarda bunun geçerli olup olmadığı bilinmiyor. bu yönlü bir karar alma ya da karar verme mekanizmasının tek başına hareket edip etmediği de tam olarak net değil.

Tahmin Etme Yeteneği

Beynimizin tahmin etme yeteneği nörobilişsel mekanizmalardan bir tanesidir. Milisaniyede bir beynimiz çevresi ile ilgili edindiği bilgiler doğrultusunda seçenekleri değerlendirir. Beynimiz bir sonraki adımın ne olması gerektiği hakkında öngörüde bulunur. Ayrıca tahminde bulunma yetisi devreye girerek bir sonraki adımın seçeneklerini yönetir.

Yapılan bu araştırmadan şöyle bir sonuç da çıkıyor:

Bireylerin görsel ve zihinsel imgeler hakkında karar verirken istemli olup olmadıkları farklı bir araştırma konusuna kapı aralıyor. Ama beynimiz bize çaktırmadan seçenekleri değerlendiriyor. Biz bilinçli olarak karar vermeden önce neye karar vermemiz gerektiğini önceden değerlendiren bir yapıda süreci yönetiyor.

Bu yazımızdan sonra Karar vermek adlı yazımıza göz atmak ister misini?

ŞANSLA MI YOKSA ZEKAYLA MI ZENGİN OLUNUR?

0
Okuma Süresi: 2 Dakika

Şans zenginlik için ne kadar önemli bir faktör? Eğer çevrenizdekilerin çok daha başarılı ve zengin göründüğünü merak ediyorsanız, belki de bunun sebebi onların iş yaşamında daha iyi, daha yetkin ve daha akıllı olduklarından dolayı değildir. Zenginliğin yeni bir simülasyonuna göre sebep muhtemelen yalnızca şans.

Detaylı olarak yapılan bir bilgisayar canlandırma çalışmasında, yaklaşık kırk yıllık bir iş ve çalışma sürecinin planı hazırlanmış ve reel dünyadaki başarı ve zenginlik modeli tekrar oluşturulmuş. Bu araştırma bize bildiklerimizi tekrar sorgulatacak nitelikte sonuçları karşımıza çıkarıyor. Yapılan testlerde paraya sahip en tepedeki insanların en yetenekliler değil, en şanslı bireyler olduğu sonucuna ulaşılmış.

Şans Faktörünün Rolü

İtalya’da bulunan Catania Üniversitesi’nde görevli olan araştırmacıların yaptığı bu çalışmanın esas amacı, hayatın boş şeylerden ibaret olduğunu gösterip insanların ümitsizliğe kapılmasına neden olmak değil; kaynak, zaman ve emek harcanan birçok şey için şans faktörünün rolünü anlamak.

Aslında bu araştırmacıların kafa yorduğu ve çözmeye çalıştıkları şey şu: Eğer zeka, yetenek, çalışma arzusu ve buna benzer farklı etmenlere benzer nitelikte olan etkenler toplumun geneline hemen hemen eşit oranda dağıldıysa, zenginlik dediğimiz olgu neden herkesin sahip olduğu şey değil?

İnsan popülasyonun yaklaşık %10`luk bir kesimi zenginliğin keyfini çok iyi çıkarıyor. Akıl ve yetenek gibi faktörler sadece bu kadar az insanda mı toplanmış? Peki zenginlik olgusunun gerçek sırrı ne?

Bu işe kafa yoran araştırmacılar yapılan canlandırmalardan ortaya çıkan verilerin yalnızca şans olduğunu gösteren sonuçlara ulaştıklarını söylüyor.

Yeteneklerin Dağılımı

Araştırma ekibi, bilgisayarda yaptıkları simülasyonda 1.000 kişi ile yola çıkmış. Bu modelde yetenekler standart sapmayla birlikte dağıtılmış. Bu çalışmaya katılan bireylerin biraz yetenekleri varmış fakat hiç kimsenin yeteneği bir başkasına göre üstün ya da çok az değilmiş. Bununla birlikte tüm katılımcılar aynı zenginlik seviyesi ile bu araştırmaya dahil olmuş.

Araştırmanın devamında, canlandırmaya randomize olgular sunulmuş. Örnekler içinde eğer birey şanslıysa, bu olguları kullanıp zenginlik seviyelerini arttırabiliyorlarmış. Ya da şanssız iseler zenginlik düzeyleri düşüyormuş. Nihai sonuçlar irdelendiğinde zenginliğin gerçek dünya ile benzer nitelikte bir dağılım gösterdiği ortaya çıkmış. Araştırmaya katılan bireylerin %20 kadarı zenginlik seviyesinin %80`nine sahipmiş. Bu araştırmanın doğruluğundan emin olabilmek için test birkaç kez tekrarlanmış.

Fakat en zenginlerin %20`lik kısmı, en yetenekli bireylerin %20`lik kısmı değilmiş. Hatta en az yetenekliler içinden bile zenginlik oranı daha yüksekmiş. Araştırma ekibine göre yüksek başarı oranı, yüksek yetenek ile aynı denklikte değil ve bu durumun tam tersi de olabilir.

Ortalamaya Yakın Bireyler

Esasında bu çalışmaya göre en çok para kazanan insanlar, genel kriterlerdeki ortalamaya yakın yeteneği olan bireylerdir. Hatta; zenginlik seviyesinin en tepesindeki bireyler, yapay olan bu canlandırma testi içinde şans olgusuyla en çok karşılaşan kişiler olmuşlar. Zenginlik piramidinin en alt seviyesinde bulunan bireylerin başına da şans olgusu hiç uğramamış.

Bu çalışmadan yola çıkılarak şöyle denilebilir ki; öteki insanlardan çok daha şanslı olan bireylere fazlasıyla kaynak vermek ve övgü dolu yaklaşımlarda bulunmak tehlikelidir. Yaşamda yeteneklerle başarı merdivenini tırmanan bireyler, zirveye tam olarak ulaşamıyor. Ama sıradan ve şans faktörünün kapılarını çaldığı bireyler, bu insanları geçiyor.

Bu çalışmayı gerçekleştiren takım, şimdi bilime daha fazla sermaye aktarımı olabilmesi için bu çalışmadan nasıl faydalanılabileceğini araştırmaya başladı. Örnek vermek gerekirse, şans olgusu zenginlik için bu kadar büyük bir görev üstleniyorsa; geçmişte çok fazla başarılı olmuş bireylere odaklanmak yerine, şirketler ve işletmeler arasında eşit olarak kaynak yatırımı planlamak daha kazançlı olabilir.

Kaynaklar:

Advances in Complex Systems

Aptallar neden daha cesur? Bir başka araştırma yazımız için tıklayın!

GALAKSİ İÇİNDE 6 MİLYAR DÜNYA

1
Okuma Süresi: 2 Dakika

Galaksi içinde kaç tane dünya olabilir? Üstelik bizim galaksimizde. Dünyamızın içinde olduğu Samanyolu Galaksisi`nde başka dünyalar da olabilir mi? Samanyolu Galaksisi içinde var olan 6 milyar civarında yıldız Dünya`ya benzeyen gezegenlere sahip olabilir. Bu iddia G-tipi yıldızlardan yola çıkılarak ortaya atıldı. Bu çalışma British Columbia Üniversitesi`nde görevli bazı bilim insanları tarafından yürütüldü. Başka dünyaların keşfine giden yolda önemli bir adım olan bu çalışma, neredeyse 6 milyar yıldızdan yola çıkarak bir o kadar dünya benzeri gezegenin var olabileceğini söylüyor.

Evrende milyarlarca galaksi ve bu galaksilerde var olan yıldızların, gezegenlerin sayısı o kadar çok ki, insan aklı bunu hayal ederken zorlanıyor. Evren içinde dünya benzeri gezegenler var mı? Bu sorunun cevabı bilim insanları tarafından araştırılıyor. Özellikle içinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksisi dünya benzeri başka gezegenlerin var olma ihtimaline karşın, çeşitli gözlem ve çalışmaların yapıldığı galaksi.

Samanyolu Galaksisi 400 milyar kadar yıldıza ev sahipliği yapıyor. Bu devasa galaksi içinde bir tek bizim dünyamızda mı benzer yaşamsal nitelikler olabilir? Yani atmosfer, su ve diğer yaşam olanaklarının bir araya geldiği bütünlüğe sahip başka gezegenler de olabilir mi? İşte bu sorunun cevabını bulmaya çalışan bilim insanları bazı hesaplamalar yaparak bu soruyu cevaplamaya çalışıyor.

Galaksimizde Güneş’e benzer her beş yıldıza ait yörüngede Dünya gibi bir gezegen olabileceği açıklandı. 2018 yılında yakıtının tükenmesi nedeni ile emekli olan Kepler Uzay Teleskobu’ndaki veriler ortaya ciddi kanıtlar sundu. Kanada’da bulunan British Columbia Üniversitesi`nde görevli olan gök bilimciler, Samanyolu Galaksisi`nde Güneş benzeri G tipi yıldızlara ait yörüngelerde yaşama elverişli gezegenlerin olasılıklar dahilinde sayısını hesapladı.

Çalışma ekibinde bulunan Michelle Kunimoto bu hesaplamayı, her G tipi olan yıldız için 0.18 hesabıyla Dünya benzeri gezegenlerin üst limitinden ortaya çıkardıklarını ifade etti. Gök bilimci olan Jaymie Matthews ise Samanyolu Galaksisi`nde 4 yüz milyar civarında yıldızın olduğunu, bu yıldızların %7’si kadarının G-tipi yıldız sınıfı olduğunu, buradan yolak çıkarak da takriben 6 milyar sayıda yıldızın Dünya`ya benzer nitelikte gezegenlere sahip olabileceğini söylüyor. Bir başka söylemle Güneş benzeri her 5 yıldızın çevresinde Dünya`ya benzeyen bir gezegenin olabileceği ihtimalinin çok yüksek olduğunu ifade etti. Bu çalışmanın detayları da The Astronomical Journal`da yayınlandı.

Kaynaklar:

https://www.sciencedaily.com/

https://tr.wikipedia.org/wiki/Samanyolu

Bu yazımızdan sonra Buzul Çağı Neden Bitti? adlı yazımızı okuyabilirsiniz. Keyifli ve sağlıklı günler dileriz.

BUZUL ÇAĞI NEDEN BİTTİ?

0
Okuma Süresi: 2 Dakika

Buzul çağı nedir? Buz çağı ya da pleistosen, atmosfer ve yeryüzü sıcaklığının uzunca bir süre boyunca azalması,  kıtasal olarak buzulların genişlemesi ve varlığını sürdürmesidir. Melbourne Üniversitesi’ninde yapılan yeni bir araştırmaya göre Dünya’nın ekseni eğim açısı olarak daha yüksek değerlere ulaştı ve bu süreçle beraber buzul çağı sona erdi.

Bu zamanlarda Dünyada daha uzun ve daha belirgin yazlar etkili oldu ve büyük Kuzey Yarımkürede bulunan buz tabakalarının erimesine yol açtı. Devasa buzul tabakalarının erimesi, dünyada son 11 bin yılda oluşan iklim koşullarının yaşanmasına neden oldu. Bu iklim koşulları değişimi nedeni ile uygarlıkların sosyal etkileri, insanların yaşam şekilleri ve daha bir çok olgu farklı biçimler almaya başladı. Bilim insanları buzul tabakalarının sona ermesinde etkili olan nedenleri araştırıyorlar. Buzul çöküşlerini eriten etkenler hakkında veri toplamaya başladı.

Bu çalışmayı yapan Petra Bajo ve arkadaşları yaz aylarında ortaya çıkan ve buzul çağının sona ermesinde etkili olan enerji seviyelerinin buz tabakalarının erimesinde ne kadar etkili olduğuna ve bu enerjinin ne kadar sürede buz tabakalarını erittiğine baktılar. Bununla beraber çok fazla enerji seviyesinin daha hızlı bir buzul çöküşüne etki edip etmeyeceğini gözlemlediler.

Orta Buzul Çağı

Buzul çağı araştırmacıları bu tür dönemlerin ne kadar sıklıkta bir gerçekleştiğini, ayrıca ne kadar sürede farklı bir dönemin geleceğini çözmeye çalışıyorlar. 1800`lü yıllardan günümüze, bilim insanları uzun süredir Dünya yörüngesindeki geometriksel değişimlerin etkilerinden kaynaklı olduğundan şüpheleniyor. Petra Bajo’nun günümüzde Science’da yayınlanan “Orta Pleistosen`ın gidişinden beri buzul çağı etkilerinin son bulması üzerine eğikliğin sürekli etkisi” adlı makalesinde, buzul çağının neden sona erdiğini açıklamaya çalışarak bu gizemin çözülmesi konusundaki soru işaretlerini gidermeye çalışıyor.

Bazı araştırmacılar Kuzey Atlantik’in buzlarla kaplı tabakasının çökmesine neden olan tepkisel hareketlerin ayrıntılı olarak kayıtlarını derledi. Dikit olarak büyüyen katmanlarda okyanus çökelmelerinde yaşanan değişimlerin hemen hemen aynısı belirlenmeye çalışılıyor. Böylelikle dikit katmanlardan elde edilecek yaş bilgisi, ilgili zaman dilimine tarihlenerek okyanuslarda yaşanan çökelme kaydındaki değişikliklerin uygulanabilmesine imkan sağlayacak.

Radyometrik olarak yapılan tarihleme hakkında son teknolojiyi kullanan bu uluslararası ekip, yaklaşık 960 bin ve 875 bin yıl önce olan iki ayrı buzul çağı sonlanma yaşı ortaya koydu. Bu iki sonlandırmanın da  ortaya çıkmasının Dünya eğim açısı alanındaki artışlarla daha uyumlu olduğu görüldü. Bu durum, Kuzey Yarımküredeki buz tabakalarının olduğu bölgelerde daha yüksek sıcaklıkta yazlar oluşturarak erimeye sebep olmaktadır.

Keyifli ve sağlıklı bir gün dileriz.

Kaynaklar:

https://about.unimelb.edu.au/newsroom/news/2020/march/what-causes-an-ice-age-to-end

https://tr.wikipedia.org/wiki/Buzul_%C3%87a%C4%9F%C4%B1